2 ‘Us’ Çağı

Was ist Aufklärung? 1783 sonlarına doğru bir Berlin dergisinde yayımlanan bir makale geçerken ‘‘Aydınlanma nedir?’’ diye sordu. İzleyen on yıl boyunca Aydınlanmanın doğası tartışıldı. Soruyu yanıtlayanlar arasında Immanuel Kant adında bir kuşkucu düşünür de bulunuyordu:
Immanuel Kant (1724-1804)
"Aydınlanma insanın kendine dayattığı toyluktan çıkışıdır. Toyluk kendi anlağını başkasının yönlendirmesi olmaksızın kullanmaya yeteneksizliktir. Bu toyluk eğer nedeni anlama eksikliğinde değil ama onu başkasının yönlendirmesi olmaksızın kullanmak için kararsızlık ve yüreksizlikte yatıyorsa öz-dayatımlıdır. Sapere audo! Kendi öz anlağını kullanma yürekliliğini göster! Bu öyleyse Aydınlanmanın belgisidir.’’
"Aufklärung ist der Ausgang des Menschen aus seiner selbst verschuldeten Unmündigkeit. Unmündigkeit ist das Unvermögen, sich seines Verstandes ohne Leitung eines anderen zu bedienen. Selbstverschuldet ist diese Unmüdigkeit, wenn die Ursache derselben nicht am Mangel des Verstandes, sondern der Entschließung und des Muthes liegt, sich seiner ohne Leitung eines andern zu bedienen. Sapere audo! Habe Muth, dich deines eigenen Verstandes zu bedienen! ist also der Wahlspruch der Aufklärung.’’ 

Immanuel Kant yazısında
II. Frederick’in ‘‘Dilediğin kadar ve dilediğin herşey üzerine tartış, ama boyuneğ’’ sözlerini övgüyle aktarır. Despotun kendi kişisel özencine boyun eğilmesini istediği için despot olmasına karşın,
‘‘bu bakımdan çağımız Aydınlanma çağıdır, Friedrich yüzyılıdır.’’
( ‘‘Aydınlanma Nedir? sorusuna bir yanıt,’’ Kant, ‘‘Berlinische Monatschrift,’’ 1784.)

Kant ilkin insanın büyümesinin (1) despottan özgürlük olduğunu belirtir. Ve (2) despotun ona boyuneğilmesi gerektiği istemi ile de anlaşır. Bu iki konumu bir ve aynı Kant bir ve aynı yazısında savunur.

Sorun bilgisiz bir halkın öz-çıkarlarını onlardan daha iyi kollayabilecek Aydın Despotların olanaklı olup olmaması değildir. Tarihte hiç kuşkusuz böyleleri olmuştur, ve Frederick II devletin ve halkın gönencini kişisel hırsın üstünde sayan Aydın Despot tipinin ideal örneğidir. Sorun Kant gibi kuşkucuların despotizmi mantıksal olarak doğrulamak zorunda olmaları, çünkü insanın ussal ve dolayısıyla özgür bir varlık olmadığını varsaymalarıdır. Kuşkucu için insanın doğal özü yamuktur.

Ama insan onu aptallaştıran ‘‘tembellik ve korkaklığı’’ yenip özgürce kendi usunu kullanmaya başladığı zaman, Kant ona aslında o usun oldukça kuşkulu olduğunu anımsattı. Ona pek güvenmese iyi ederdi. Aslında kendi Usundan çok Kant’ın Usuna güvenmeliydi, herşeye karşın kendi anlağını başkasının yönlendirmesi olmaksızın kullanmamalıydı. Bir Us Eleştirmeni olarak Kant güvenilebilirdi çünkü Kant her nasılsa usun üzerindeydi, ve onun da üzerinde yine bir başka yetke (Friederich der Grosse) vardı. Usun nasıl zayıf olduğunu hiç kimse Kant’tan daha iyi bilemezdi, ve çünkü kendi usu öyleydi ve bütün bir ‘felsefesi’ onun böyle olduğunu tanıtlamaya ayarlanmıştı. Bu kabul edilebilir birşeydir. Ama kuşkuculuğu kabul edildiğinde, onun başka her us için model olduğundan nasıl emin olabilirdi?

Us ile ilişkilendirildiği düzeye dek, Aydınlanmanın ‘ussallığı’ açıkça kuşkulu bir ‘us’un ussallığı oldu. Usun yeterli olmadığı yerlerde, açıklar us-dışı tarafından kapatıldı.

Bir arı us eleştirmeni olarak insanın bildiğini sanmasının doğru olmadığını düşünen Immanuel Kant
inanma söz konusu olduğunda tüm sınırları kaldırdığını buyurdu: İnsan bilmek için olmasa da inanmak için sonuna dek özgürdü. Bilmeden inanmak, anlamadan inanmak, kuşkulu olarak inanmak —, evet, bu olanaklıydı. Felsefe tarihinde yeni bir çığır açıldı: İnanma ve Bilmeyi ayırmanın önemi sonsuzdu. İnanılan şeyin bilinmesi, inancın bir bilgi olması, gerçeklik ile bağdaşması gerekmiyordu. İnanç özneldi. Kişi putperest ya da gizemci, Nazi ya da Bolşevik, Faşist ya da Anarşist, tiran ya da peygamber olabilir, ve hiç kimse evrensel insan hakları vb. gibi saçmalıklar adına ağzını açamazdı. İnanç için bilginin despotizmi, gerçekliğin yargısı kalkmış seçme özgürlüğü gelmişti. Bilgide hiyerarşi yitmiş, bilgelik ve bilgisizlik eşitlenmiş, usun diktatörlüğü kaldırılarak bilginin düzleminde tam eşitlik kurulmuştu. Değerlerin saltık eşitliğinde, hiçbir değerin daha değerli olmadığı durumda, hiçbir insan saltık gerçekliğin iyeliğinde olduğunu ileri süremezdi. Ussal bir insan özü olmadığına göre, belirli bir insan doğası olmadığına göre, değişmez insan hakları gibi saçmalıklar da olamazdı. Duyunç baştan sona özneldi, değerlerde nesnellik düşüncesi kesinlikle tehlikeli bir yanılsamaydı. Doğal evrende olduğu gibi törel evrende de Kaos, fiziksel şeylerde olduğu gibi ruhsal şeylerde de Belirlenimsizlik egemendi. Modern tin için bundan daha iyi bir öz-çözümleme olamazdı.


Aydınlanmanın İlerlemesi İnsan Haklarının İlerlemesi Değil Ama Gerilemesidir
Louis XIV (1638-1715), sanatçı: Hyacinthe Rigaud (1659-1743)

Voltaire için Louis XIV dönemi ‘‘dünyanın şimdiye dek gördüğü en aydınlık çağ’’ oldu.

İnanç ve Bilgi arasındaki ayrılığa Din ve Aydınlanma arasındaki ayrılık karşılık düşer. Aydınlanma için bilgi ilerleme demektir (yararcılık), ve ilerlemenin önünde duran engeller Din ve onunla işbirliği yaptığı düzeye dek Devlettir. Aydınlanma toplum ve devlet yapılarının ussal olarak yeniden düzenlenmesini istediği için ilkin bir güç sorunu ile karşı karşıyadır. Bu gücü eğitimsiz halkta değil ama daha şimdiden papazlığın gücünü kırmış olan Aydın Despotlarda bulur: Aydın ve Despot bir madalyonun iki yüzünü oluştururlar. Rus Çarı Petro’dan giyotinle yokedilen Fransa Kralı XVI’ncı Louis’ye dek sayısız Aydın-Despot değişen başarı dereceleri ile ülkelerini modernleştirmeyi hedeflediler. Aydınlanma demokratik değildir. Yararcılık en yüksek ilkedir, ve amaca engel olduğu ölçüde insan hakları kavramının kendisi Aydınlanma için yalnızca bir önlem konusudur.

Denis Diderot Rus İmparatoriçesi II. Katerina ile

Diderot Alman asıllı Aydın Rus İmparatoriçesi II. Katherina (l762-1796) ile.

Aydınlanma kuşkucu mantığı gereği İnsanlığın Gerçek Eğitimi için derin bir kaygı taşıyordu: Onu önlemek için.

Aydın Despot: Pozitif Yasalar ve Doğal Yasa  
Rus İmparatoriçesi CATHERINE II (1762-1769)

Rusya’nın İmparatoriçesi olmadan önce bir Alman Prensesi olan Catherine II (1762-1769) ‘Us Çağı’nın en parlak tekerklerinden biri olarak kabul edilir. Rusyayı bir Avrupa Devleti yapmak için çalışırken sınırlarına yeni bir 300.000 km kare daha kattı.
Bir TOPRAK KÖLESİ; bir SERF;  bir KOLHOZ üyesi

Bu insan da ussal bir varlıktır: Özgür olmanın anlam ve değerini belli belirsiz bilir. Bir insan olarak sayılmanın nasıl güzel olduğunu belli belirsiz bilir. Bir başkasının malı olmamanın ne demek olduğunu da benzer olarak biliyor olmalıdır. Böyle şeyleri örtük olarak bilmesi ama onları edimsel olarak yaşamaması ruhunu ve bedenini sakatlar. İnsanlığını ondan çalar. Eğer onları edimsel olarak bilseydi, onlar uğruna ölümü göze alırdı. İlkin Çarlar tarafından ve daha sonra Bolşevikler tarafından olmak üzere, Rus insanının özgürlüğün ne olduğunu öğrenmemesi için tarihsel olarak gerekli tüm önlemler alındı.


Bir ortak çiflikte Rus köylüleri, 1942
Catherine Sarayından bir görüntü, Pushkin, Rusya

1767’de Catherine Rusya için yeni bir yasa dizgesi taslağı hazırlamak üzere bir meclis topladı ve üyelere uygulamaları gereken ilkeler üzerine ayrıntılı yönergeler verdi. Uygulamaya koyulmasalar da yasalar için Catherine aşağıdaki önerilerde bulundu: ¯
II. Catherine Tarafından Yeni Yasa Dizgesi İçin Öneriler (1767)

6. Rusya bir Avrupa devletidir.
9. Egemen saltıktır; çünkü onun geniş bir Egemenlik Alanı ile orantılı bir dinçlikle davranabilecek tekil Kişiliğinde özeklenenden başka hiçbir Yetke yoktur.
10. Egemenlik Alanının Genişliği onu yöneten Kişiye verilecek bir saltık Gücü gerektirir. ...
11. Başka her Hükümet Biçimi yalnızca Rusya’ya zararlı olmakla kalmayacak, ama giderek onu tam bir Yıkıma götürecektir.
15. Tekerkliğin Niyeti ve Amacı Yurttaşların, Devletin, ve Egemenin Şanıdır.
33. Yasalar olanaklı olduğu ölçüde her Yurttaşın Güvenliğini güvenceye alacak bir yolda oluşturulmalıdır.
34. Yurttaşların Eşitliği tümünün aynı Yasalar altında durmasından oluşur.
123. İşkence Uygulaması Doğanın ve Usun tüm Buyruklarına aykırıdır; İnsanlığın kendisi bile ona karşı haykırmakta ve yüksek sesle tam Kaldırılışı isteminde bulunmaktadır.
254. Boyuneğme hangi Türde olursa olsun, yurttaşlık Yasaları bir yandan Köleliğin Kötüye Kullanımına karşı, ve öte yandan ondan doğabilecek Tehlikelere karşı önlemler getirmelidir.

Kaynak: ‘‘Documents of Catherine the Great: The Correspondence with Voltaire and the Instructionof l767 in the English Text of l768,’’ çeviren W. F. Reddaway (Cambridge: Cambridge University Press, 1931), 216 ss.
Aydının bilinci İNSAN HAKLARI kavramı ile POZİTİF YASA arasındaki ilişki konusunda boş bir tablet gibidir. İnsanlık türesine aykırı Serflik Kurumunu aklayan yasayı Aydın Despot için aklayan yasa-üstü etmenler ussal ya da a priori değil ama ancak görgül olabilirler: Catherine’nin biraz aşağıdaki önergesinde köleliği aklayan etmen zamanın gücüdür. Görgücü bilinç için Töre en sonunda alışkanlığa dayanır. Benzer olarak, feodal türe özsel olarak bir güç sorunu, bir Güç İstenci sorunudur. 1907-1914 arasında Rus Köylü ailesi
II. Catherine ‘‘Türe Tanrıçası Tapınağı’’nda YASAMACI  olarak, 1783  Modern Avrupa Devletlerinin ANAYASALARI İnsan Hakları ile bağdaşmayacak her sefilliği meşrulaştıran değersiz kağıt parçalarıydı. Birer tecim belgesi, birer ekonomik sözleşme gibiydiler. Modern Devlet bir devlete olmaktan çok bir Şirkete benziyordu. Cumhuriyetler ortadan kaldırdıkları Krallıklardan daha türeli olmadılar. Pek çok durumda değişen yalnızca soylu egemenlerin yerini soysuz egemenlerin, aristokratların yerini burjuvaların alması oldu. Halk şu ya da bu yolda her zaman eğitimsiz tutuldu; mülkiyet, ırk ve eşey koşullarına bağlı seçim yasalarıyla Aydın tarafından politik süreçten dışlandı; ve dışlanamadığı yerde Aydının kendisi tarafından aldatıldı.

Avrupalı bir başka aydın, bir İngiliz görgücüsü olan John Locke, tam olarak aynı Kölelik Yasalarını Amerikan kolonilerinin ANAYASALARI için yeniden yazdı. (Bkz. Olgular ve Kavramlar, Bölüm 4: Uygarlık).
II. Catherine Tarafından Serfler Üzerine Buyruk (1767)
‘‘Egemen Senato ... İmparatorluk Majestelerinin otokratik ataları tarafından çok eski zamanlarda yürürlüğe koyulan yasalara göre toprak ağalarının serflerinin ve köylülerinin tüm sorunlarda ağalarını gerektiği gibi dinleme ve onlara saltık olarak boyuneğme yükümlülüğü altında olduklarını bildirmeyi zorunlu gördü ...’’
Catherina Sarayı, Pushkin, Rusya
Kaynak: ‘‘A Source Book for Russian History,’’ çev. G. Vernadsky (New Haven: Yale University Press, 1972), Vol. 2, s. 453ss.
Daha fazla ayrıntı: Modern History Sourcebook: Catherine the Great.

Aydın kimdir?
‘Ansiklopedi’nin yayımcısı Denis Diderot

Diderot’nun kendisi Encyclopédie için başlıca felsefi, dinsel, ahlaksal, sanatsal, tecimsel olmak üzere hemen hemen tüm konularda 990 makale yazdı.

Aralarında teistlerden ateistlere dek her görüşe yer veren 160 kadar yazarın katıldığı girişimde Buffon, Condorcet, Grimm, Quesnay, Turgot, Necker, d'Holbach, Voltaire gibi adlar da vardı. D’Alembert ciltlerden birinin sunuş yazısında Voltaire’den ‘‘sayıları çok az olan büyük şairler arasında seçkin yeri olan biri’’ olarak söz etti.

Aydın bir ampul, bir fener, bir mum gibidir. Pırıl pırıldır. Bilgili olandır, çevresine bilginin ışığını saçan, tinsel gecenin karanlığını özdeksel gündüzün aydınlığına çevirendir. Aydın bilgisini gökten indirilen kitaplardan kazanmaz. Gökte kitap filan basılmadığını bilir. Aydın bilgisini usun doğal ışığından da türetmez. Boş bir kağıt gibi olan insan anlığında başlangıçta okunacak hiçbir a priori yoktur. Aydın bilgisini duyu örgenleri yoluyla türetir — koklayarak ve tadarak, elleyerek ve işiterek ve görerek öğrenir. Törel dünyasını belirleyen kategorileri ise duyusal eğilimlerinden, dürtü ve içgüdülerinden türetir.

Aydınlanmanın kuşkuculuk üzerine dayandığı, kavramında dört dörtlük bir görgücülük olduğu genel olarak bilinmez. Kuşkuculuğun gerçekte Usun kendisine karşı bir önlem olduğu ise daha az bilinir. Ve gene de görgücü-kuşkucu Aydınlanmanın bir ‘us çağı’nın yaratıcısı olduğuna inanılır.

Encyclopédie’nin matematik ve fizik editörü d’Alembert başlangıçta sağduyulu bir insandı. Daha sonra Diderot’nun çabaları sonucunda özdekçiliğe kazanıldı.
Encyclopédie için sunuş yazısı olarak yazdığı ‘‘Discours préliminaire’’de d’Alembert düşüncelerin kökenini Locke’un duyusalcılığına göre çözdü.

D’Alembert ‘‘Duyumlarımızın varoluşundan başka hiçbirşey yadsınamaz değildir :: Rien n’est plus incontestable que l’existence de nos sensations,’’ diyordu d’Alembert 1751’de. Descartes inanılması güç bir yanılgı içindeydi. Düşüncelerimizin pekinliği bir mittir. Pekinlik duyusal bir sorundur: Gördüğüm, işittiğim vb. gerçektir. D’Alembert duyum dediği şeyin kendisinin bir düşünce kategorisi yoluyla bilinçli olduğunu göremeyen bir mantıkçıydı. Matematiksel uslamlamaları otomatikti.

Locke ‘‘Bir insanın kendinin yetenekli olduğunu tasarlayabileceği en büyük pekinlik anlığındaki herhangi bir düşüncenin onu algıladığı gibi olduğunu bilmektir :: A man cannot conceive himself capable of a greater certainty than to know that any idea in his mind is such as he perceives it to be,’’ diyordu Locke 1690’da yazdığı Deneme’sinde. İnsan anlığı içeriğini ancak duyumlar tarafından ona taşınan düşüncelerde kazanan bir tabula rasadır, boş bir kağıt parçası gibidir.

Başka hiçbir ‘felsefe’ modern dönemin gereksindiği ruhsal ve ansal boşluğa ve değersizliğe bilgiyi öznel bir soruna indirgeyen kuşkuculuktan daha iyi anlatım veremezdi. Eğer sofizm varolmasaydı, modernizmin doğuşu uğruna onu icadetmek gerekirdi. Kuşkucu görüş çekicin örsü dövmesi gibi insanların kafalarında dövülmeye başladı: ‘‘Hiçbirşey dışsal bir nesneden aldığımız düşüncenin anlıklarımızda olmasından daha pekin olamaz :: Nothing can be more certain, than that the idea we receive from an external object is in our minds,’’ diyordu 1771’de Encyclopaedia Britannica. Görgül ‘Ansiklopedicilik’ hiçbir zaman huyundan vazgeçmez. Bugün Wittgenstein’ın birbirini izleyen felsefelerinden, Russell’ın birbirini izleyen sayı kuramlarından Einstein’ın göreciliğine, Heisenberg’in belirlenimsizciliğine modernist usun tüm başyapıtları yine bu aynı yalın görgücü ilke üzerine kuruludurlar.

Bu görgücülük tam olarak Aydınlanmanın karşı çıktığı Katolik Kilisenin skolastik ‘felsefe’sinin de kullandığı aynı görgücülüktür. Her ikisi de bir ve aynı görgücülüğü bir ve aynı usu çürütmek için kullanırlar. Ve Aydınlanma sözde inancı reddetse de, edimde öznel inançta sonlanır. Kuşkucu uslamlama bilgi ve gerçeklikte değil ama öznel inanç ve olasılıkta demir atar. Aydın gerçekte bilgisiz olandır. Tıpkı karşı çıktığı boşinanç denli gerçeklik yoksuludur.


Isaac Newton

Newton Metallerin toprakta büyüdüklerine vb. inanan bir Simyacıydı. Bundan başka, yerçekimi kuvvetinin Tanrı aracılığıyla işlediğine, Uzayın Tanrının duyu örgeni olduğuna da inanıyordu. Ve geliştirdiğine inandığı ‘Doğal Felsefe’ dediği şey ‘mekanik’ olmak bir yana, tam tersine bir ateizm olarak gördüğü Kartezyen Mekaniğin çürütülmesini hedefliyordu. Newton Descartes’a düşmanlığını Leibniz’e saldırılıarı ile bir kan davasına çevirdi. Kalkülüsü geliştirip bütün bir Avrupa’ya öğreten Leibniz’i bu bilimin keşfini kendisinden çalmış olmakla suçladı ve Royal Society’nin bu suçlamaya — aslında bu suça — ortak olmasını sağladı. Buna karşı işin gerçeği kendisinin yerçekimi kuramını değil geliştirmek onu anlayacak bir sağduyudan bile yoksun bir irrasyonalist olmasıydı. Ussal Doğanın usdışı bir kafa yapısının özençlerine yanıt vermesi pek olanaklı değildi: Evrensel Yerçekimi kuramını yirmi yıl önce bir Elma Ağacının altında keşfettiği mitolojisini yayan Newton yirmi yıl sonra yazdığı mektuplarda bile dünyanın ayı çekmesinden söz ediyor, ama ayın dünyayı çekmesinden söz etmiyordu. Büyük Fizikçi ve Matematikçi olarak Newton imgesinin yaratılmasında hiç kimse Voltaire kadar etkili olmadı.

Aydınlanmanın kendisi dosdoğru öznel inançta sonlansa da buna aldırmaz ve inanç dediği şeyi yoketme isteğinden vazgeçmez çünkü kuşkucudur. Bu düşünce derbederliğinin toprağına gireceksek, kuşkuculuğun paradokslarına alışmaktan başka çaremiz yoktur. Aydınlanmanın kuşkuculuğu usu yalnızca inançtan kurtarmakla kalmaz ama onu kendi kendisinden kurtarır: inancın reddedilişi bilginin bütününde reddedişi ile tamamlanır: tüm özdekçi ve ateistlerin yanısıra tüm görgücü ve kuşkucular da sorgusuzca Aydınlanma kampına kabul edilirler. Kuşkucu inançsızlıkta Aydına özgü herşey vardır.

Bilgisini duyusal deneyimlerden türettiğinde direten fizikçi bir teist bile olsa bunun bir zararı yoktur çünkü böyle bir inancın Aydınlanma açısından kişisel bir özençten öte bir önemi ve değeri yoktur: Duyusal deneyim Tanrının varoluşunu tanıtlamaz. Ne de çürütür. Bu yüzden tüm boşinançları ile, Yerçekimi Tanrısı ile, tanrısal sensoriumu ile, Isaac Newton Aydınlanma kampında onur yerlerinden birini doldurur.

Aydının pozitif bilgisinin gerçeklik değeri yoktur. Yanlışlanabilirdir çünkü tümevarımcıdır. Görüngülerin gözleminden yapılan bir çıkarsamadır. Hermetik bir tanrı tarafından keyfi olarak değiştirilebilen ‘doğa yasası’ böyle bir ‘bilgi’dir — kuşkuludur. Ve tam bu eksiklik nedeniyle biricik önemi bilgi olmasında değil ama başka bir yanında, yararlı olmasında yatar. Gerçeklikten, kuramdan, bilme ve anlama gibi umutsuz isteklerden vazgeçmek zorunda kalsak bile, bu önemsizdir çünkü böyle değersiz, aslında yararsız kuruntularınları yeri yararlık tarafından doldurulabilir.

Yararlık felsefenin, tanrısal gerçekliğin, değer ve anlam sorunlarının çarpıştıkları alana damdan düşer gibi girmez. Oraya bilginin ‘yüklemi’ olarak, bilginin bilgi olmasının, anlamlı ve önemli olmasının ölçütü olarak belli bir mantıksal çaba sonucunda getirilir. Ve bu mantık duyular tarafından sağlamlaştırılıp özdekselleştirilen bir mantıktır. Sığ İngiliz kafasının felsefi bir önem, giderek saltık önem yüklediği ‘yararlık’ kategorisi kendinde gerçeklik sorununa olduğu gibi moral değer sorununa da ilgisiz bir kategoridir, nesnenin bir yüklemidir. Zararlının tam tersidir, kendinde baştan sona ussaldır, belli bir bakış açısından kullanım, tüketim dediğimiz şeydir. Ama yararlık Aydın için daha değerli birşey düzeyine yükselir, kuramda olduğu gibi kılgıda da ‘bilgi’nin anlamını belirleyen, bilgiyi bilgi yapan ilke olur. Bir ilke olduğu zaman suçsuzluğu sona erer. Modern evrede ilk olarak toplumun moral sağlığının ve sağlamlığının yararsız olduğu, aslında yararlı olanla, özdeksel kazançla, bencil güdülerle çatıştığı ölçüde zararlı olduğu çıkarsamasına götürür. Yararlık İlkesi insanlığı duyunçtan özgürleştirir, böylece özgür istencin de hakkından gelir, ve Aydınlanmanın despotik özselliği ile nasıl tutarlı olduğunu tanıtlar. Benzer olarak, varoluşun anlamlı olması da yararsız, aslında yararlık ilkesine karşı zararlı birşeydir. Ve varoluşu da saçmalaştırır. İyice modernleşmiş toplumda tüketim çıldırısı olarak yaşanacak olan karakter çözülüşünün temelini hazırlar.

Bilgiyi bir yana atan kuşkucu Aydınlanmacılar arasında Arı Usu Eleştirisinde ‘insandan başka ussal varlıklara’ — cinlere ve perilere — de bir yer bulan ve böylelikle Salt Us Sınırları İçersinde Bir Dinden nasıl ‘ussal’ bir din anladığını gösteren kuşkucu Immanuel Kant da vardır. Kant Aydınlanmayı insanın ‘büyümesi’ olarak görse de, kendisi büyümez ve kategorik imperatif dediği bireysel ahlak ırkçılığı ve dolayısıyla köleciliği reddetmesi için yeterli olmaz.

Böyle Aydınlanmacılar arasında yine köleci anayasaların yazarı olan John Locke da vardır. Bir de Kant’ı yalnızca inakçı uykularından uyandırmakla kalmayıp onu eşitlikçi saflığından da uyandıran ve ona görüngüler arasında ırkçılık diye birşeyin de olduğunu anımsatan kuşkucu David Hume vardır.

Aydınlanma sözcüğün anlatması gerektiği gibi aydınlık bir ekin değildir. Felsefeye bir anlam veremeyen, bilime yararlı bir uğraş olmanın dışında bir değer biçemeyen, insanın bilme yeteneğinin sınırsızlığını ve evrensel insan haklarını kararlı olarak reddeden her tür Avrupalı düşünür oradadır — Adam Smith ve Jeremy Bentham, ve bir görgücüler sürüsü, ve bir özdekçiler sürüsü, ve bir kuşkucular sürüsü.

Tümü de bir ‘Us’ Çağı yaratmak üzere oradadırlar. 

Böyle ‘Us’u reddeden kişi bilmeksizin gerçekte yalnızca ve yalnızca Us adına davranmaktadır.

Özdeksel İlerleme; Tinsel Gerileme

Aydınlanma için insan bir yontuya duyusal yetiler eklenerek yaratılabilecek bir özdekselliktir, ya da bir makinedir, ve tinselliği, ruhsallığı önemsiz ikincil yandır, ya da en tutarlı özdekçiler için bu yanın kendisi de cisimseldir.

Aydınlanma ilerleme ile özdeksel ilerlemeyi anlar çünkü yararlık özsel olarak duyusal, fiziksel, özdeksel bir sorundur. Böyle tek-yanlı özdeksel ilerleme zorunlu olarak tinsel gerileme ile birlikte gider çünkü tinsel değerler özdeksel güdülerin denetimindeki özdeksel ilerleme ile kaçınılmaz olarak çatışırlar. Aydınlanmanın sorunu ilkin bu tinsel ayakbağından kurtulmaktır. Aydınlanmanın büyüklük tanımı da bu bakış açısından belirlenir, ve aydın boş gördüğü inancını bir yana atarak, boş gördüğü değerlerinden vazgeçerek ve yerlerini güç, gönenç ve duyusal haz ‘değerleri’ ile doldurarak büyür. Ama yanlışlıktan kurtulmayı ancak bütün bir gerçeklikten kurtulma pahasına, boş değerlerden kurtulmayı değerin kendisinden kurtulma pahasına elde eder. Aydınlanmanın büyümesi gerçekte bir küçülme olarak görünür.

Aydınlanma pragmatiktir. Orada ‘evrensel’ eğitim ancak toplumsal yararın gerektirdiği düzeye dek ve ancak gerekli görülen sayıda insana açık olmalıdır. Herkese değil. Aydınlanma böyle usdışı bir istemi kabul edemez. Ve ayrıca eğitim işbölümü ile uyum içinde olmalı, uzmanlaşma, özelleşme, soyutlaşma hedef alınmalıdır. Toplum her noktasında ussallaşmalıdır. İnsan değerleri, türe, duyunç gibi kavramlar ancak özdeksel ilerleme için engel olmadıkları düzeye dek kabul edilmelidirler. Saltık olamazlar. Tersine, başka değerlere altgüdümlü olmalıdırlar. Ve böyle göreli değerlerin neler olduklarını da uygulayımbilimin ve işleyimin ilerlemesi ile yaratılacak düzen tanımlamalıdır. Altyapı diye birşey vardır. Törel düzen kendini özdeksel ekonomik ussallığın gereklerine uyarlayacaktır. İnsan ruhu plastiktir. İlke bencillik, öz-çıkar, liberalizmdir. Bu ilkeler kendi mantıkları gereği başkasının pahasınadır. Modern yarışmacılık ben ve başkası arasındadır. Onda Biz yoktur.

Aydınlanmanın ilerleme tasarı evrensel pazar ekonomisinin kurulmasına doğru ilerledi. Bütün bir dünya dev bir Salı pazarı oldu. Liberalist tin dünyayı tam olarak istediği gibi belirledi. Özgürlük buydu. Yaşam buydu. Varoluşun anlamı ve değeri buydu. Pazar! Alış-veriş! Tecim! Para! Oh! En büyük çoğunluğun en büyük mutluluğu! Ne soylu değerler! Ne büyük bilgelikler! Ne özgürlük! Tarih ilk kez modern dönemde kendine geldi. Yararcılık ilkesi küresel bir değerdi. Aslında, uzaysal bir değerdi, ve eğer Einstein uzayın sonlu olduğunu tanıtlamamış olsaydı, giderek sonsuz denebilecek bir değerdi. Fabrikalar kuruldu, binlerce üniversitede milyonlarca robot onları işletmek üzere bilimsel olarak eğitildi, ve ayaktakımına yalnızca yararlı olmasını sağlayacak işlevler öğretildi. Sonuçta pazarlar ilerlemenin ürünleri ile dolup taştı — insanların varoluşlarındaki değerler ve anlamlar pahasına üretilen nesnelerle, mini mini insancıkların düşkırıklıklarını, yitirilen eğitim şanslarını, oynanmayan oyunlarını, tükenen yaşamlarını cisimselleştiren metalarla. Ve burjuvanın bu türesizliğe uyarlanışı değerlerini yeniden değerlendirmek, kendini varoluşçu, özdekçi, nihilist bilinçler yoluyla duyarsızlaştırmak oldu.

Plastik, özsüz, öz-belirlenimsiz insan doğası kendini cehenneme bile uyarlayabilir: İnsanlık ruhunda ve usunda yitirdiklerini pazarda yarışarak, çatışarak, tüketerek, savaşarak, ve eğlenerek geri almayı öğrenir.

Yararcılık şeylerin düzeninde insan haklarını ikincil kılar. Toplumsal Yarar ve İnsan Hakları çatıştığında, dikkate alınan istemler birinciye aittir.

20. YY başlarında ABD’de dokuma fabrikasında çalıştırılan çocuklar


‘Us’ Çağının bilimi usdışı çağların bilimi ile bir olamazdı. Bu bilim modern bir bilim, yeni bir bilim olmalıydı. Ve gerçekten de öyle oldu. Batı bilgesinin dehası Batı Uygarlığını bir de Bilimsel Devrim ile taçlandırdı, Tarihsel Süreklilik mitinin geçersizliği bir de bilimsel boyutta tanıtlandı. Bilimin bir değil ama çok, saltık değil ama göreli olduğu, kuramsal bir birlik değil ama bir paradigmalar çokluğu olduğu en sonunda anlaşıldı, Aristoteles’ten Ptolemi’ye, Hippokrates’ten İbni Sina’ya bilgisizlerin çağlar boyunca karanlıkta tuttukları insanlık ilk kez Hume ve Kant ve Locke ve Voltaire gibi düşünürler tarafından aydınlığa çıkarıldı. — Batı pozitivizminin bu sabuklaması insanlığın geleceğini Batı ‘Uygarlığı’ denilen hastalığın yazgısı ile bağlamanın nasıl saçma, nasıl anlamsız, nasıl usdışı olacağını gösterir. Ama törel usdışına endişe eşlik eder, tehlikelidir, nihilizme, delilik dediğimiz şeye götürür. Kendisi deli olan bir Batılı düşünüre, Batı modernizmini ya da postmodernizmini çok iyi temsil eden Foucault adında bir yazara göre, ‘‘Delilik yalnızca bir bilgi olmakla kalmaz, ama usun kendisinin usdışı üzerinde hiçbir üstünlüğü yoktur.’’ Hastalığın odağından gelen bu gözlem bütününde Batı ‘uygarlığı’ için doğrudur çünkü postmodernizm modernizmin kendisinin olgunlaşmasıdır.

Kıskanç ve barbar ‘Batılı’ için İslamik uygarlığın görkemi kendinde küçük düşürücüydü.

Batı uygarlığını İslamik uygarlığa olan tarihsel borçlarından bağışlamak için de gerekli olan ‘bilimsel devrim’ tasarımı bilimin kendisine de klasik ve modern karşıtlığı gibi birşey getirmiştir — tıpkı güzel sanatlar alanında da olduğu gibi. Bu kutuplaşmada, Klasik olan ussal olandır. Modern olan usdışı olandır. Klasik olan sağduyuya uygun olandır, örneğin uzayın üç boyutlu olması, koşut çizgilerin kesişmemeleri gibi. Modern olan sağduyuya aykırı olandır, örneğin sonsuz sayıda uzayın devinmesi, her bir uzay noktasının kendi için ayrı bir zaman kıpısının olması, evrenin uzayda sınırlı bir küre olması, zamanın kendisinin bir başlangıcının olması gibi. Fizikte yaşanan saçmalık matematikte yaşanan saçmalıklarla koşut giderken, aynı usdışı, aynı bilimdışı eğilim Batılı Bilgeyi dilbilimden ruhbilime, toplumbilimden yaşambilime insan araştırmasının her alanında aşağı yukarı tarih-öncesi kafa yapısına geri götürür. Bozulma törel görecilik tarafından tamamlanır.

Klasik olan evrensel insanlığa aittir.
Modern olan herşey özel olarak Batıya aittir.


‘Us’ Çağının Bilimi
Voltaire
SIÈCLE DE LUMIÈRES
AGE OF THE ENLIGHTENED
AUFKLÄRUNG
Aydınlanma 17 ve 18’inci yüzyıllarda Avrupa’da Tanrı, Doğa, Us ve İnsan kavramları üzerine yaygın onay kazanan bir dünya görüşünün üretildiği ve sanat, bilim, felsefe ve politikada olağanüstü dönüşümlerin başladığı bir dönem olarak görülür. Bu kavramsız tanımın arkasında gizlenen olgular düşkırıklığı yaratırlar. Aydınlanma Avrupa’da Güzellik, Sevgi, ve Bilgi tini yerine tam tersine Kübizmin, Nihilizmin ve Pozitivizmin ilerlemesine götürdü, tıpkı Eşitlik, Özgürlük ve Kardeşlik ideallerine ayarlanan sürecin Eşitsizlik, Kölelik ve Düşmanlıkta sonlanması gibi.
17 ve 18 yüzyıllarda yer alan gelişmeler Avrupa için kuşkusuz birer yenilikti. Ama bunun bütün bir tarih için, bütün bir uygarlık için de böyle olduğunu düşünmek, giderek böyle gelişmeler karşısında göz kamaştırıcı bir aydınlığın coşkusunu yaşamak kuşkusuz uzun bir süre karanlıkta kalmış olmayı gerektirir. Eski Yunanlıların ve Arapların bilim ve felsefedeki sağduyuları ile karşılaştırıldığında, birkaç ussalcı dışında Avrupalı bilimciler çocuklar gibi usdışı eğilimlerine yenik düştüler ve sonunda uygulayımbilimi bilimin kendisine yeğlediler.

SYSTÈME DE LA NATURE (1770) başlıklı bir çalışmanın yazarı olan ve bir süre için Montesquieu, d’Alembert, Rousseau gibi adları da çevresinde toplayan d’Holbach Aydınlanma bilimciliğinin başarılı bir temsilcisiydi. ‘‘Özdeksel tözler ya birbirleri ile birleşme yönünde bir eğilim taşırlar, ya da böyle birleşmeye yeteneksizdirler. Fiziksel bilimciler çekme ve itme, sempati ve antipati, eğinim ve ilişki kuvvelerini bunun üzerine dayandırırlar; ve ahlakçılar nefret ve sevgiyi, düşmanlık ve dostuğu aynı şey üzerine dayarlar.’’ (Bir Alman olan Baron d’Holbach’ın bu çalışması ilk kez 1770’te İngiltere’de Mirabaund takma adı altında yayımlandı.)

Goethe böyle özdeksel kuvvetler üzerine kurulu ‘ahlak’ kuramı gibi ıvır zıvırı tehlikeli değil ama cansıkıcı bulmuştu. 

Aydınlanmanın daha da tehlikeli olan bir başka önemli incelemesi Robinet tarafından yazılan DE LA NATURE (1763) şöyle başlar: ‘‘Bir Tanrı vardır, e.d. Doğa dediğimiz Bütünün fenomenlerinin bir nedeni vardır. Tanrı kimdir? Bilmiyoruz, ve öyle oluşmuşuzdur ki şeylerin hangi düzeni içersine yerleştirdiğimizi hiçbir zaman bilemeyiz. Tanrıyı eksiksiz olarak bilemeyiz, çünkü onu bilmenin araçlarından her zaman yoksun kalacağız. Bizler de tapınaklarımızın kapıları üzerine Areopagit’in diktiği altar üzerinde okunan sözleri yazabiliriz: ‘Bilinmeyen Tanrıya.’ ’’

Robinet hiçbir tanıtlama olmaksızın ama salt öyle uygun gördüğü için bilgisizliğe yazgıladığı insanın nasıl bir ‘bilim’ geliştirebileceğini kendi çalışmasında gösterir.

Robinet Doğa Kuramı üzerine çalışmasını bitkiler, hayvanlar, metaller, öğeler, hava, ateş, su vb. üzerine yazarak şöyle geliştirir: ‘‘Polip örneği örgütlü özdeğin en küçük birimlerinin hayvansal doğası (animalité) konusunda inandırıcıdır; çünkü polip her biri birincisi denli gerçek bir polip olan poliplerden birleşik bir kümedir. Aynı bakış açısından, dirimli varlığın yalnızca dirimli varlıktan, hayvanların minik hayvanlardan, özel olarak her hayvanın aynı türün minik hayvanlarından, bir köpeğin köpek-tohumlardan, insanın insan-tohumlardan oluştuğu tanıtlanmıştır.’’

Böyle kuramlar Aydınlanmanın deney ve gözleme ne denli önem verdiğini, nasıl güçlü bir araştırmacılık tinine dayandığını, nasıl derin bir kuramcılık geliştirdiğini göstermek için yeterli olmalıdır. Kendine Gerçekliği, doğanın Bilgisini yasaklayan bir us, ne denli Aydınlık olursa olsun, ancak gerçekten de gerçeklikten uzak safsatalar üretebilirdi.

Dünya Tarihinde en önemli düşünsel devrimlerden biri olarak görülen, insanlığın boşinançtan kurtulmasına hizmet eden Aydınlanma filozoflarının ‘bilim’ anlayışları üç aşağı beş yukarı böyleydi. Avrupa’da Despotları titreten, tahtları sarsan, insanlık tarihinde yepyeni bir çığır başlatan içerik tam olarak bu türden ‘tehlikeli’ ıvır zıvırdan oluşuyordu. Daha sonra Einstein gibi, Heisenberg vb. gibi bilimciler tarafından sürdürülen bu aynı ‘bilimsel’ tine saldıran postmodern nihiliste karşı çıkmanın yolu hiç kuşkusuz bu pozitif bilimciliği bir kez daha onun önüne sürmek olmamalıdır.
Robinet her varlığın, her şeyin, giderek özdeksel şeylerin bile küçük ‘hayvancık’lardan oluştuğu kuramını tanıtlamaya girişir: ‘‘Hayvan spermi spermatik hayvancıklarla kaynaşır.’’ Daha sonra mineraller konusunda şunları söyler: ‘‘Kendilerinde böyle bir iç yapı ile karşılaştığımız tüm şeyleri örgensel cisimler olarak görmek zorunda değil miyiz? Bu yapı baştan sona bir tohumu, tohum-granüllerini, germleri varsayar ki, tüm şeyler bunların gelişmeleridirler.’’ ‘‘Hava, ilke olarak, yalnızca havanın tohumudur; kendini su ve ateş ile değişen derecelerde doldurduğu ya da doyurduğu için, dereceli olarak değişik büyüme evrelerinden geçecektir; ilkin embrio, sonra eksiksiz hava olacaktır.’’

(Alıntılar Hegel’in Felsefe Tarihi’nden, Cilt 3, ‘Modern Felsefe’.)

Aydınlanma Görgücülüğü — Pozitivizmin Kökeni — Bilimde Sürekliliğin Reddi — Hıristiyan Usdışı
Modern Batılı bilimcinin bilimsel sürece getirdiği yüzkızartıcı bölünme (sözde ‘Bilimsel Devrim’) tarihsel kaynağını dinsel güdüde bulur.

Batı Bilimi hiç kuşkusuz kendine özgü kavramları ile kapalı bir bilimdir. Göreli yön sözcüğünün kullanımından anlayabileceğimiz gibi, herşeyden önce Doğu Bilimi ile karşıtlık içindedir ve onu yadsır. Ama Doğu Bilimi denilen şey Helenik ve İslamik uygarlıkların yaratıları olan Bilim Olarak Bilimden başka birşey değildir. Buna göre, eğer coğrafya ölçütünü bir yana bırakıp yerine gerçek ekinsel ölçütü geçirirsek ve Batı yerine Hıristiyan dersek, o zaman tüm bilimsel pozun altında yatan dürtüyü ve niyeti daha anlaşılır kılan bir adlandırma elde etmiş oluruz. O zaman Thomas Kuhn'un paradigma ile anlatmak istediği şeyin işlerin durumunu betimlemek niçin nasıl gerekli ve nasıl uygun olduğunu daha iyi anlarız. Bilimsel Devrim denilen kurgu Batıda bilimi İslamik kökenlerinden koparmak için zorunluydu. Öte yandan, ‘Batı bilimi’ ya da ‘modern bilim’ denilen şey duyusal kökenlere bağlılığı anlattığı sürece — ki gerçekte tam olarak bunu anlatır — bu irrasyonalist ‘bilimin’ asıl bilimsel sürekliliğin dışında ve böylece ussal sürekliliğin de dışında olduğu savına hiçbir biçimde karşı çıkmamalıyız. Gerçekten de Batı bilimi ile ya da ‘Yeni / Modern’ bilim ile anlatılmak istenen şey tam olarak usdışı görecilikten ve belirlenimsizcilikten başka birşey değildir. Ve böyle olarak boşinançtan en küçük bir biçimde daha anlamlı değildir. Yalnızca daha zararlı ve daha tehlikelidir.


İskenderiye Kütüphanesinden Giordano Bruno’ya

Hıristiyan dünya tüm matematiği ve gökbilimi, tıbbı ve felsefeyi, aslında bütün bilimleri İslamik Uygarlıktan öğrendi. Yoketmeye çalıştığı tüm ussal içeriği sonunda yine yoketmeye çalıştığı uygarlığın kendisinden almak zorunda kaldı. Bu olgu gereğinden öte utandırıcıdır. Gerçekte, Hıristiyan dünya için saltık utançtır. Ve hem törel hem de düşünsel bir yaralanma olarak bastırılmalı, ortak bilinçaltına sürülmelidir. Ama tüm bilinçaltı gibi o da dinamiktir, ve bir kişilik öğesi olarak kendini sürekli olarak dışavurur. Ve tüm bilinçaltı gibi o da bir nefret birikimidir, kendini ancak bir saldırganlık olarak dışavurur.


Hıristiyanlığın Yanlışlamasından Pozitivizmin Yanlışlamasına

Katolik tin ile karşıtlık içinde, Protestan tin hiç kuşkusuz bilimsel düşünceyi özgür bıraktı, ama ancak modern topluma yararlı olması gerektiği düzeye dek. Bunun dışında, Protestan bilinçte de tıpkı Katolik bilinçte olduğu gibi özgür ussal düşünce için hiçbir yer yoktur. Bu düzeye dek, her ikisi de eşit ölçüde skolastiktir. Ama Katolik Kilisenin kurumsal denetimi ile karşıtlık içinde, Protestanlık kurumsal baskı uygulayamaz, e.d. fizikçiyi kazıkta yakamaz. Onu ancak akademik olarak yakabilir.

Protestanlık da Katoliklik ile aynı görgücülüğe izin verir: İkisi için de bilginin kaynağı duyulardır, ve böyle olunca saltık bilgi ya da gerçeklik erişilmesi olanaksız bir ideal olarak kalır, göreli bilgi ve yaklaşık gerçeklik ile yetinilir, ve her türlü barbarlık ve kabalık akademik bilginin içeriğine kabul edilir. Bilginin duyusal kökenleri konusunda bütün bir Hıristiyanlık Pozitivizm ile tam anlaşma içindedir. Belirli mantıksal eğilimlere sözcülük eden düşünce emekçileri olarak Popper ve Luther, aralarındaki yüzyıllara karşın, hiçbir biçimde önemsiz olmayan özsel bir noktada anlaşırlar: Pozitivizm ve Protestanlık us düşmanlığında hiç de raslantısal olmayan bir uyum içindedirler. Modern toplumun usdışı bütünü için bu iki bakış açısı da tıpkı nükleer bombalar ve bankalar denli zorunludur.


Dürüstlük ve Ussallık

Batı entellektüalizmi (şu ya da bu bireysel ‘fizikçi, görgücü, matematikçi vb. değil ama ekinsel olarak belirli bir mantık düzleminde düşünmeye koşullandırılmış tüm Batı entellektüelleri) dürüstlük yoksunluğunu başka hiçbir alanda matematikte olduğu denli açıkça ve saçıkça sergilemez.

Matematiğin modern biçimi — daha açık ve doğru bir deyişle bugün bildiğimiz biçimi — bütünüyle İslamik bilimciler tarafından geliştirilen yöntemler üzerine kuruludur. Simgesel öğeleri ile tamamlanmış bir Cebir olmaksızın, bir Trigonometri olmaksızın ne Analitik Geometri ne de Kalkülüs olanaklıdır. Ve bu temeller İslamik bilimciler tarafından sağlandı. Bu en kafasız Avrupalı matematikçi tarafından bile bilinir. Ve en dürüst Batılı matematiçi tarafından bile gözardı edilir. Modern yüzyıllarda Batıya özgü sayısız türesizliğin yanısıra matematiğin kendisinde de sergilenen bu tuhaf tutum, eğer Batı uygarlığına özgü evrensel irrasyonalizm gözardı edilirse, anlaşılmaz olur. Tek bir birey bile kendi evrenselinden bağımsız değildir. Batılının törelliğin bengi idealar üzerine, ilksiz sonsuz değerler üzerine, a priori insan hakları üzerine dayandığını yadsıması, onu duyusal haz ve acı ilkeleri üzerine, kaba içgüdü üzerine dayandırması tutarsız değildir: Batı sözcüğü, ahlaksal alanda kullanıldığında, sözcüğün en doğrudan anlamında ahlaksızlığı imler.

‘‘İslamik bilim yalnızca Yunanlılardan alınan öğretileri yeniden üretmiştir,’’ derler. Palavra. İlk kez onaltıncı, onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda Avrupa matematikçileri tarafından geliştirildiği ileri sürülen pekçok kavram ve kuram yüzyıllar önce İslamik matematikçiler tarafından geliştirildi. Ve bunlar da Batılı köle tecimcisinin Afrikayı yağmalaması gibi kökenlerinden koparıldılar. Doğu bir gerilik ve karanlık bölgesi olarak kabul edildi ve bir Bilimsel Devrim mitolojisi ile Doğulunun kendisi bile yeni miti doğrulamaya ve matematiği Batılının bir buluşu olarak görmeye koşullandırıldı. Matematikçi — matematiğin elmas mantığını izleyen nesnel bilimci — böylesine erdemsiz olabilir mi? diye sormamalıyız. Bu soru anlamsızdır. Elimizde kalkülüsün buluşçusu olan Leibniz’i kalkülüsü kendisinden çalmış olmakla suçlayan Newton örneği vardır. Böyle yalanları yüzyıllardır yineleyen Britannicalar, sayısız ‘nesnel’ Matematik Tarihi vb. vardır.


Hıristiyanlık asıl ilkesinde uygarlığı bütününde yadsımaya ayarlanmış bir tinselliktir: Yalnızca güzel sanatlar değil, yalnızca insan değerleri ve insan hakları değil, ama bütün bir bilgelik sevgisi, bütün bir felsefi ve bilimsel birikim de Hıristiyanlık tarafından reddedildi. Uygar olan herşeye bu sırtını dönüş Hıristiyan dinadamlarının mantıksızlıklarının sonucu değildir. Tam tersine, Hıristiyan dünya görüşünün kendi mantığı gereğidir.

İslamik uygarlık bu dünyada Nefretin değil ama Sevginin egemen olabileceği inancı üzerine gelişti.

İslamik uygarlığın Yunan felsefesine, bilim ve sanatına karşı tutumu ussaldı. Yeni dünya-tini olarak İslamik uygarlık Antik uygarlıkta gerçek olan, doğru ve güzel olan tüm değeri coşkuyla özümsedi. İslamik uygarlığın çok kısa bir süre içinde dünya-tarihsel bir güç olması kılıç değil ama (1) us ve bilgi üzerine, baskı değil ama (2) duyunç özgürlüğü üzerine kurulmasına bağlıydı. Doğar doğmaz kurumsallaşan Hıristiyanlık ile karşıtlık içinde, İslamik tinin özü, öğretisi ve biricik temeli duyunç ve düşünce için saltık özgürlüktü. İslam bu dünyada özgürlük, türe ve barış içinde anlam ve değer dolu bir varoluşa inancı güçlendirdi.

Hıristiyanlık başından bu yana bilimi inanç için yalnızca ve yalnızca bir gözdağı olarak gördü, insanlığın özgürlüğe yürüyüşünün doğal öncüleri olan felsefeci ve bilimci üzerinde uygulanan baskı Doğu Hıristiyan Kilisesi tarafından başlatıldı. Öte yandan, insan usuna karşı bu kuşkuculuk tutumu ile tam bir karşıtlık içinde, İslamik tin Helenik-Helenistik bilim ve felsefeyi kendi parçası saydı, usun özgür ürünlerini İslama aykırı görmedi, bilginin Çin’de bile olsa gidip öğrenilmesi gerektiğini anlattı, Hıristiyanlık tarafından yakılıp yıkılmış kütüphanelerden arta kalanı yeniden toparladı, daha büyüklerini, daha iyilerini kurdu.

Modern bağnazlığın hiçbir zaman anlayamayacağı bir özgürlük, güvenlik ve sevgi tiniyle Tarihin tüm erkesi İslamik uygarlık tarafından yeniden kavrandı. Hıristiyanlık için sözcüğün en gerçek anlamında zifiri karanlık olan Orta Çağlar İslamik dünya için pırıl pırıl aydınlık günlerdi. İslamik uygarlık Klasik tinin yapıtları karşısında yalnızca bir koruyuculuk rolünü üstlenmedi. Tüm bilimlerde Klasik tinin birikimi daha da büyütüldü, özellikle matematik baştan sona yeni bir kalıba döküldü, tüm düzeneksel evreni kavrayabilecek düzeye dek inceltildi ve güçlendirildi, ve modern döneme öyle sunuldu.

Bugün modern dünyada uygar olan herşey insanlığa Klasik ve İslamik idealizmin armağanı, Doğunun doğal ruhsallığı olan Romantizmin kalıtıdır. Çağdaş İslamik ülkelerin acı verici gerilikleri, sefillikleri, töresizlikleri bu tarihsel olguları geçersiz kılmaz.
Bütün bir Reformasyonun kendisi duyunç özgürlüğünde İslama bir öykünmeden daha çoğu değildir.

Hiç kuşkusuz Hıristiyan bilgi korkusunu tanımayan Hıristiyanlar vardı. Ama bunlar bütünün görünüşünü en küçük bir biçimde değiştirmediler. Hiç kuşkusuz İslamik bilgi sevgisinden nefret eden Müslümanlar da vardı. Ama bunlar bütünün görünüşünü en küçük bir biçimde değiştirmediler. İslamik Uygarlık ancak kendini bir dünya gücü olarak kabul ettirdikten sonra bozulmaya başladı. İlkin ancak tüm dışsal direnç yenildikten ve yeni tin kendini
tam açınımı içinde göstedikten sonra yokedici öğeler güçlerini içeri yönelttiler ve skolastik eğilimin oyunu başladı. Dışsal amacına ulaşmış olan tin dışsal dünya ile ilgisini yitirince alan gerici eğilimlere kaldı. İslamik dünyada bu geri dönüşsüz oyun henüz sürmektedir.


Hıristiyanlık açıkça Klasik uygarlığa karşı direnen bir barbarlık tini iken, uygarlığın tüm birikimini bir değerler kütlesi olarak gören İslamik tin böylelikle kendini TARİHSEL SÜREKLİLİĞE bağladı. Ama böyle olmakla aynı zamanda TARİH olmasını da güvence altına aldı.
Ve yitti. Geriye kalan tablo yiten her büyük uygarlık durumunda olduğu gibi yalnızca hüzün vericidir. Antik uygarlık İslamik uygarlığa yol vermek zorundaydı çünkü insan gizilliğinin bütününe anlatım vermiyordu. Eksikti, henüz Evrensel Sevgi kavramını tanımıyordu (kölelik, düşmanlık, savaşlar). Öte yandan Tanrının Ölümü tasarımı üzerine kurulu olduğu düzeye dek Hıristiyanlık zorunlu olarak bir NEFRET, SALDIRGANLIK ve YOKEDİCİLİK tiniydi, ve bu düzeye dek işin gerçeği İslamın Hıristiyanlığı tamamlamasından daha çoğudur. Protestanlık inancın yabanıl Katolik biçimi ortadan kaldırmak için başarısız bir geç girişimdir.
Sultanahmet Camii
Tarihsel Süreksizlik: Klasik Tinden Sefillik Tinine
Thomas Coole, ‘‘İmparatorluğun Tamamlanışı’’ (1836)
Klasik Uygarlıktan arta kalanlar
Rovine Antichi I (sanatçı bilinmiyor)
http://art.com/artgallery/enlarge.asp?sid=0D22F1F3197311D4AF220090273BF37B&id=AUF-TOP-AA514&fineart=0
Hıristiyanlaşan İtalya’da tarihsel sürecin yeni biçimi. (‘‘Roma Tapınağı, Canaletti,’’ sanatçısı bilinmiyor. 
http://art.com/artgallery den aranabilir. Tam adres şöyle:
http://art.com/artgallery/enlarge.asp?sid=0D22F1F3197311D4AF220090273BF37B&id=AUF-ASH-1605&fineart=0 )
Avrupa 5’inci yüzyılda Roma İmparatorluğunun yıkılışından sonra Germenliğin ve Hıristiyanlığın bileşik etkisi altında Tarihten çekildi. Bireşim barbarlaştırıcıydı. Kıtada Klasik Uygarlık buhar olup yitti. (Örneğin Geometri yalnızca yapıların ve kentlerin temel güzellik ve ussallık öğesi olarak değil, ama, biraz aşağıda görüleceği gibi, kavramsal düşüncenin kendi düzleminde de çürüyüp yitti — tam olarak yirminci yüzyılda bir kez daha aynı ortaçağ görgücülüğüne geri dönen görecilik kuramcılığı tarafından çürütülecek olması gibi. Bilimlerdeki bozulmaya törellikte bozulma eşlik etti, ve bir Sevgi Tini olması gereken dinsel duygu, ruhu varoluşun anlamına yükseltmesi gereken Okyanus Duygusu Katolik Kilisenin denetimi altında insanın kendisinden nefrete, bir varoluş düşmanlığına dönüştü. Sadizm Hıristiyanlığın ayrılmaz bir parçası oldu.)

İnsanlığı özgürlüğün kıyısına dek ulaştırmış, ona bilimlerini ve felsefesini vermiş bir güzellik varoluşu olan Klasik tin Hıristiyanlık tarafından bütünüyle reddedilip yokedilirken, aynı Hıristiyanlık Klasik tinin uygarlaştırıcı etkisine yüzyıllarca direnen barbar Germenler tarafından hiçbir güçlük çıkarmadan kabul edildi. Roma uygarlığını yokeden ve barbarlıklarında direten Germanik kabileler Hıristiyanlığın etkisi altında feodalleşmeye başladılar. 8’inci yüzyılda Kutsal Roma İmparatorluğu adlı sözde bir krallık kurdular. Ve gene de Karanlık Çağlarında yaşamayı sürdürdüler, hiçbir zaman gerçekten uygar olamadılar. Yüzyıllar boyunca birbirlerini ve başkalarını boğazlamaya son vermediler. Bugün kitle yoketme silahlarıyla bütün bir insanlığa gözdağı olmayı sürdüren şey tam olarak aynı nefret, korku ve yokedicilik tinidir.

Hıristiyanlıkla birlikte tam bir us tutulmasına giren ve en son uygarlık izlerini de silen Kıta bir kez daha ancak yedi yüzyıl sonra, ancak 12’nci yüzyılda dünyanın yalnızca karanlıklardan oluşmadığı, bütün bir Akdeniz dünyasında pırıl pırıl aydınlık bir yaşamın sürmekte olduğu olgusunu algılamaya başlayacaktı. Ve o zaman da tarihsel eylemleri şunlar olacaktı: Haçlı Seferleri, Engizisyon, Din Savaşları, Kölecilik ... ve daha ilerdeki yüzyıllarda bekleyen daha başka yabanıllıklar.

1990’larda Hıristiyan Kiliselerden Pişmanlık Bildirimi Örnekleri

The Southern Baptist Conference kölelik ve ırk ayrımı için verdiği destekten duyduğu pişmanlığı belirtti. Geçmişteki eylemlerinden ve bugüne kalan ırkçılık artıklarından ötürü Afro-Amerikalıların bağışkanlığını istedi.
The Evangelical Lutheran Church (Amerika) Martin Luther’in anti-Semitik bildirimlerinden (yüzyıllar önceki) ötürü özür diledi.
The United Methodist Church Amerikan İç Savaşı sırasında Yerlilerin soykırımına yol açan bir Metodist vaizin yabanıllığından ötürü özür diledi.
Roma Katolik Kilisesi 1998’de birçok Roma Katoliğinin Nazi zulmü sırasındaki suskunluk ve eylemsizliğinden ötürü pişmanlığını belirtti. (Bu tür sonu gelmesi olanaksız özürlerden daha öte örnekler için bkz.: www.religioustolerance.org.)

Başka SUÇLAR arasında:
— İskenderiye Kütüphanesinde 600.000 kadar kitap ve belgenin yokedilişi;
— Birinci Haçlı Seferinde Kudüs’ün duvarlarından giren Hıristiyanlar kentte bir Sinagogda 6.000 kadar Yahudinin saklandığını saptadıktan sonra yapıyı ateşe verdiler. Yahudiler diri diri yandılar. Haçlılar daha sonra 30.000 kadar Müslümanın Aksa (Aqsa) Camiine saklandığını buldular. Tümünü kılıçtan geçirdiler.
Bu tür eylemler saymakla bitmez. Yüzyıllarca süren yabanıllık sırasında yokedilen insan sayısnın 200 milyona yaklaştığını ileri sürenler vardır.

Zamansal etmenden ötürü, Hıristiyanlık, özellikle Katolik Kilise, yokedicilikte Tarihsel Özdekçiliğin önündedir.

SORU: Bu tür eylemler Hıristiyan inanca dışsal mıdır?
Ne denli korkunç olurlarsa olsunlar, hiçbir zaman böyle tikel olayların sıklık ve yeğinliklerine bakarak yargıda bulunamayız. Bu görgücülüğün yöntemidir. Tüm böyle olaylar pekala olgunun özü ile ilgisiz, onu bağlamayan ilinekler olabilirler. Yine aynı mantıkla, böyle eylemlerin sona ermesi olgunun özünün değiştiği anlamına gelmez. Olguyu anlamak için kavramını anlamak zorundayız. Nefret olayları Hıristiyanlığı kesinlikle tanımlamaz. Tersine, böyle olayları böyle olmaya belirleyen şey ait oldukları özdür.

Hıristiyanlığın eleştirisi genel olarak dinin eleştirisi değildir çünkü ilk olarak hem Katolik hem de Protestan biçimlerinde bu inanç insanların normal olarak dinden anladıkları şeyden çok büyük ölçüde uzaktır. Katolik Papazın bütünüyle dışsal-tecimsel hesaplarında, ve Protestanın bütünüyle içsel-tecimsel hesaplarında ilkel bir büyü dininde bulunan dinsel anlam bile yoktur.


Bilimsel Süreklilik: Helenik è Helenistik è İslamik

İslam Bilimsel düşünceye tam özgürlük tanıdı. Hıristiyanlık Bilimsel düşünceyi ezdi.
İS birinci yüzyıl:
İskenderiyeli Hero: Mekanik, optik, matematik üzerine çalışmalar. Nikomakhüs: Aritmetik Üzerine. Theodosius ve Menelaus: Küre geometri üzerine.
İS 2. yüzyıl: Claudius Ptolemi: Almagest.
Bergamalı Galen: Tıp ve Yaşambilim alanlarında 150 çalışma.
İS 3. yüzyıl: Diophantus ve Pappus: Cebir çalışmaları.
İS 9. yüzyıl ve sonrası: Khwarizmi, Ömer Hayyam, ve başkaları: Arap sayıları, cebir, kübik eşitliklerin çözümleri vb. ‘Algoritma’ sözcüğünün kendisi Cebirin kurucusu olarak kabul edilen al-Khawarizmi’nin (Algorizm) adından gelir.
xn · xm = xm + n
x, x2, x3, ... ve 1/x, 1/x2, 1/x3, ... ve matematiğin tüm temel donatımı İslamik matematikçilerin ve şairlerin, bilgiyi duygudan, bilgeliği sevgiden ayırmayan insanların katkılarıdır.
İS onbeşinci yüzyıl: Uluğ Bey: Matematik ve Gökbilimde muhteşem çalışmalar. Yılın uzunluğu 365 gün 5 saat 49 dakika 15 saniye (bugün yapılan ölçümlere 2 - 5 sn kadar yakın).

Bilimde Süreksizlik — Uygarlıkta Süreksizlik — Tarihte Süreksizlik

Zeus ve Hera’nın kızları: Güzellik ve İncelik Tanrıçaları: Aglaia / Pırıltı, Öfrosine / Sevinç, ve Thalia / Çiçek. (Antonio CANOVA’nın neoklasik yapıtı California’yı süslüyor).

İS üçüncü yüzyıl: Tertullian (160?-240?) Felsefecileri (=İdealistleri) Hıristiyanlığın düşmanları ve ilençleri olarak görüyordu. Justin Martyr (ö. 163-167?) ve İskenderiyeli Klement (ö. 250?) Klasik Bilim ve Felsefe değerlerinin bilgisiz, görgüsüz, düşüncesiz, barbar papazların sözde tanrıbilimlerinin hizmetçisi olması gerektiğini düşünen ilk Skolastikler oldular.

İkibin yıl sonra: Hıristiyanlığın yol açtığı
karanlığın, hüznün, yabanıllığın, yıkımın, yokediciliğin ve aptallaşmanın düzeyini saptamak olanaksızdır.

İnsan Doğasının kendisini suçlu gören, insanı doğal olarak yalnızca kötülüğe (=bilgisizliğe) yetenekli gören bu bakış açısı bütün bir modern tarihi tanımlayan kategorileri türetir: Suçluluk Duygusu, Baskı, Ceza Gereksinimi, Saldırganlık, Yokedicilik — tümü de NEFRET kavramında biraraya yoğunlaşan bu bileşenler aynı zamanda modern toplumun belirlenimleridirler.

‘‘Çarmıha Gerili İsa,’’ Eugene DELACROIX, 1853

Klasik ve Sonrası

— Yunan Mitolojisi bilimsel ve felsefi düşüncenin özgürlüğünü kısıtlayacak yetkeci bir inanç biçimi değildi. Tam tersine, mitolojik imgelem bilimsel düşüncenin zorunlu öncülü oldu. Zeus’un da bir bireysellik olarak katıldığı dünyada insanın büyümesi için, özgürce düşünmesi için, kendine saygı duyması ve değer vermesi için hiçbir sınır, hiçbir engel yoktu. Dahası, görevleri Bilimleri ve Sanatları desteklemek olan Tanrıçalar da vardı. Düşünceye tanıdığı sınırsız özgürlük ile, baskısızlığı ve korkusuzluğu ile, Antik dünya nefreti bilmezdi, yaşam soylu, anlamlı ve değerliydi. Henüz tılsımı elinden alınmamış o varoluşta, Tanrılar insanlarla dosttular:

Henüz daha insansal iken Tanrılar,
Daha tanrısal idi insanlar.
Da die Götter menschlicher noch waren,
Waren Menschen göttlicher. (Schiller)

Mitoloji hiç kuşkusuz tinsel gerçekliğin büyümesinde yalnızca bir evredir. Bütün bir dünyayı romantikleştirmesine, güzelleştirmesine, masallaştırmasına karşın, mitolojik imgelem törel dünyayı tam açınımı içinde kavrayacak tinsel derinlikten yoksundu. Türe, sevgi, insan hakları henüz evrensel değerler olarak varoluşa indirilmiş değillerdi.

— İslamik Dünya görüşü de benzer olarak ussal düşünceyi kısıtlamakla ilgilenmedi. Tam tersine, Klasik tinin değerleri özgürce ve ussal olgunluk içinde kucaklandı. Duyunç özgürlüğünün ve Düşünme özgürlüğünün bir ve aynı şey olduğu düzeye dek, İslam düşünme özgürlüğü ile çelişmek bir yana, tam tersine düşünceye gerçek Özgürlük zeminini sağladı ve böylelikle Klasik bilim ve felsefe karşısındaki tutumu yalnızca olumsuz olan Hıristiyanlık ile karşıtlık içinde bütün bir Uygarlığın birikimini ve sorumluluğunu üstlendi. Hıristiyanlığın Protestanlık öncesi biçimleri ile tam bir karşıtlık içinde, İslam evrensel özgürlük ilkesini bireysel-kişisel özenç ilkesine altgüdümlü kılmadı. Başka bir deyişle, kurumsallaşmadı. İslamın tarihin ilerlemesinde ve insanın büyümesinde vazgeçilmez bir kıpı olması öznel Özgürlüğü nesnel Sevgi ile, öznel bireyselliği nesnel evrensellik ile somutlaştırması olgusuna bağlıdır.


— Hıristiyanlık Klasik tinin bir vargısı ya da türevi değildir. Tam tersine, Dünya Tarihine dışsaldır. Ussal Tarihin bir çıkarsaması değildir. Onun dışında başka bir yerde, insan yüreğinin karanlık duyguları içinde mayalanan bir korku ve kölelik tinidir. Bu düzeye dek, Hıristiyanlık yalnızca tamamlanmamış bir din olmakla kalmaz. Onunla birlikte tarihe onda daha önce hiçbir zaman görülmemiş bir ‘yoketme uğruna yoketme’ etmeni girer. Roma Uygarlığı yokedilir. Bütün bir Helenistik uygarlık kalıtı Hıristiyanlğın gözdağı altına düşer ve Bizans’ın kendisi bu barbarlıktan kurtuluş savaşımı vermek zorunda kalır. Endülüs uygarlığı yerle bir edilip tarihten silinir. Ardından bütün bir İslamik Uygarlık, daha sonra Osmanlı İmparatorluğu, sonunda bütün bir dünya doğrudan doğruya bir nefret eyleminin hedefleri olurlar. Bugün Hıristiyan Batılıların antik Yunanlıların çocukları olduğunu sabuklayan Batılı düşünürler ne dediklerinin bilincinde değildirler. Klasik uygarlığı yoketme eğiliminde olduğu düzeye dek, ve edimsel olarak yokettiği düzeye dek, Hıristiyanlık tarihin bütününe, sürecine, gelişimine, erekselliğine ait değildir. Katolik (ve Ortodoks) tinin bu irrasyonalizmi ilkin İslamın ve sonra Protestanlığın doğuşunun zeminidir.


Nefret: Yokedicilik: Bilgisizlik: Barbarlık
İsa bir körü iyileştiriyor Dördüncü yüzyılda Roma İmparatorluğunda sıkı sıkıya kurumsallaşan Hıristiyanlık daha sonraki yüzyıllarda Avrupa’da yaygın olarak kabul edildi. Yunanlıların ussal bilimleri ve felsefeleri Kilise öğretilerinin yargısı altına düştüler. Us usdışı inanca boyun eğdi. En parlak beyinler ve en duyarlı ruhlar kendilerini sınırlı, yasaklı, tabulu bir düşünce evrenine uyarladılar. Böyle çarpıtılmış us bilim ve felsefeye karşı yalnızca ilgisiz olmakla kalmaz, ama onlardan korkar, onlara açıkça düşman olur. İlkin Gizem dinlerinde boşinançla bütünleşen ve daha sonra kurumsallaşarak politik bir erk olan Hıristiyanlık antik bilim ve felsefede doğallıkla kendi için yalnızca bir gözdağı gördü. Augustine’in tutumu dönemin tutumunu temsil edicidir. 386’da geometri, aritmetik, gökbilim ve müzik gibi dört bilimi kapsayan ‘özgür sanatların’ önemini vurgularken, ölümünden birkaç yıl önce bu tutumundan pişmanlık duyduğunu ve kuramsal bilimlerin ve mekanik sanatların bir Hıristiyana hiçbir biçimde yararlı olamayacağını bildirdi. Öğretmeni Milanolu Ambrose göklerin küresel olduğuna inansa da, böyle sorunları önemli görmüyor ve ‘‘Yeryüzünün doğasını ve konumunu tartışmanın bize gelecek yaşam umudunda hiçbir yardımı yoktur’’ diyordu.

Bu yaklaşım zamanla Yunan bilimine bütünüyle ilgisizleşti ve yabancılaştı. Aynı sıralarda, İS 389’da, İskenderiye kütüphanesi Hıristiyanlar tarafından yokedildi. Hıristiyanlığın gelişmesi ve güçlenmesi ile orantılı olarak Tarihin yönü tersine çevrildi. Yunanlıların evrenbilimlerinin yerine bronz-çağı kuramına, dünyanın yassı olduğunu ileri süren görüşe geri dönüldü, Yunan evren dizgesinin ateistik olduğu bildirildi. Atina’da kurucularının tini ile hiçbir ilgileri kalmamış olmasına karşın işlevlerini sürdüren Akademi ve Lise İS 529’da Justinian tarafından kapatılıp tarihten bütünüyle silindi.

Avrupa Orta Çağları denilen dönemin başlıca özelliği insan bilincine yerleşen ölçüsüz APTALLAŞMA oldu. Aptallaşma düşünme yeteneğinin bozulmasıdır. Doğal işleyişi içinde yalın mantık kuralları ile bütünüyle uyum içinde devinen düşünce, güçlü önyargılar altında kendi doğasını çiğnemeye başlar. O zaman 2 + 2 = 5 olur, sonsuzlar aritmetik işlemlerine konu edilir, uzaylar ve zamanlar bükülmeye ve devinmeye başlarlar. Hıristiyanlığın yarattığı böyle bir düşünce ikliminde matematiğin kendisi Kutsal Yazıların gizemlerini açıklamak için kullanıldı (modern göreci evrenbilim modellerinde de özsel olarak aynı soysuz işlevde kullanılması gibi). Düşüncenin ne duruma düşürüldüğünü görmek için yapılacak en iyi şey dönemin yapıtlarına bakmaktır. İsidore’nin geometrik tanımları modern görecilik ve belirlenimsizcilik kuramlarındaki tanımlar denli, modern irrasyonel matematik ve geometri kuramları denli utanç vericidir. İsidore kübü ‘‘uzunluk, genişlik ve kalınlık tarafından sınırlanan gerçek bir oylumlu şekil’’ olarak tanımlar. Tüm şekiller küptür! Bir dört kenarlı şekil ise ‘‘bir düzlemdeki dört doğru çizgiden oluşan bir kare’’dir. Tüm düzlem kapalı yüzeyler karedir! Biraz düşünürsek, bunlar Albert Einstein’ın hiçbir biçimde karşı çıkmaması gereken önermelerdir çünkü kendinde küp ya da saltık küp diye, kendinde kare ya da saltık kare diye birşey yoktur.

(Alıntılar: Ernest Brehaut, An Encyclopedist of the Dark Ages (Columbia University Press, 1912), s. 133’ten aktaran Edward Grant, Physical Sciences in the Middle Ages (CUP, 1971), s. 12.).


Ömer Hayyam Rubaiyat’ın yazarı olan İranlı Ömer Hayyam (1044? - 1123?) Nishapur’da çok iyi bir felsefe ve bilim eğitimi aldıktan sonra Semerkant’a giderek orada Cebir üzerine bir inceleme yazdı. Selçuk Sultanı Melikşah tarafından takvimin reformu için zorunlu olan gökbilimsel gözlemleri yapması için kendisine bir çağrıda bulunuldu. Geliştirdiği takvim Gregoryan takvimden daha doğruydu. Ömer ayrıca İsfahan’da başka gözlemcilerle birlikte bir gözlemevi kurmakla görevlendirildi. Cebir çalışması ikinci dereceden denklemlerin geometrik ve cebirsel çözümlerini, aralarında kübik eşitlikler de olmak üzere eşitliklerin bir sınıflandırmasını, tümünü çözmek için dizgesel bir girişimi, çoğunun bölümsel geometrik çözümlerini kapsar. Ömer ayrıca 13 değişik kübik eşitlik biçimi türetti. Üssün olumlu tamsayı olması durumunda binomial gelişimi belirledi ve Öklides’in belitleri ve konutları üzerine irdelemeler yaptı. Özgül ağırlık için yöntemler geliştirdi.

Dünya bilgeliği en sonunda Avrupalı Hıristiyan tarafından alındığı zaman ancak tarihsel süreklilikten koparılarak ve Hıristiyan önyargıyı alındırmayacak bir biçime indirgenerek alındı. Bu skolastizmdir, ve usun üzerinde bir yetkenin olduğunu, usun özgürlüğünü denize atması gerektiğini ileri sürer. Bu yetke tanrısal filan değil ama her durumda barbar rahip kafasının yetkesidir. Avrupa’da felsefe gibi bilim de sürekli olarak boşinanç tarafından terörize edildi. Hıristiyanlık başından bu yana ve her bölüngüsünde usu birincil düşmanı olarak gördü. Çünkü ussallık usdışının sonudur. Ussal bir Hıristiyanlık kendi ile çelişkiden, kendini ortadan kaldırmadan başka bir anlama gelmez. Ve rahipler hiçbir zaman düzenlerinden vazgeçmeye istekli değildirler. Hıristiyanlık tamamlanmış din değildir: Eksiktir. Bilinemezciliği, gerçekliğin insanı aştığını, Tanrının bir düşünce nesnesi olamayacağını öğretir. Baştan sona pozitiftir ve bir dinadamları sınıfının özencinde dünyasallaşır. Topluluk duyuncu dinadamının bireysel özencinin denetimi altındadır. Avrupa’da felsefenin kuşkuculuğa indirgenmesi Hıristiyan dinsel tutumla bütünüyle uyum içindedir çünkü yalnızca Katolik Kilise değil ama Luther’in kendisi de Usun ayaklar altına alınmasını buyurur. Doğal us salt doğallığı ile bu boşinanca karşı çıkar. Dinin pozitifi her zaman usun negatifidir. Ama us bu doğal hakkının bilincini bile Avrupa’da çok geç bir tarihte ve açıkça Doğu bilgeliği tarafından yüreklendirilerek kazandı. Ve bir Aydınlanma pozuyla ortaya çıktığında, inancın us ile uyumu yerine bütün bir inançla birlikte bütün bir usu da ortadan kaldırmaktan daha iyisini yapamadı. Us skolastik kalıp altında boşinanca hizmet etmeye indirgenir, düşünce özgürce devinemez, ve inanç ve bilgi, yürek ve us arasındaki uyum ortadan kaldırılır. Us görgücü kalıpta da boşinanca hizmet etmeye indirgenir, düşünce özgürce devinemez. İnanç ve Usun birliği karşısında ölçüldüklerinde, Aydınlanma Boşinançtan bir atom bile daha iyi değildir, Boşinanç ve Aydınlanma özsel olarak bir ve aynıdırlar.

Daha sonra modern dönemde bilimsel sürekliliği yadsıyan pozitivist kuramlar tarafından bir kez daha tarihsel kökenlerinden koparılan ‘Batı bilimi’ kendi içinde bir paradigmalar türlülüğü kapsayan yeni bir paradigma olarak sınıflandırıldı.


Şirdar Medresesi, Semerkant

Özbekistan, Semerkant’ta Rigestan Alanında Uluğ Bey tarafından kurulan Medrese.

9’uncu yüzyılda Bağdad’da, 10’uncu yüzyılda Kordoba’da, 10-12’inci yüzyıllarda Kahire’de, 11’inci yüzyılda Toledo’da, 13’üncü yüzyılda Kastilde ve 15’inci yüzyıda Uluğ Bey’in Semerkant’ta gözlemevinde yürüttüğü gökbilim çalışmaları kendi zamanlarında Yunanlıların yapabildiklerinden çok ileri düzeydeydi. Bu çalışmaların ürünleri Latince’ye çevrilerek Avrupa kütüphanelerine ulaştırıldı. Özellikle Uluğ Bey’in yaptığı çalışmalar Ptolemi’nin, Tycho Brahe’nin, Galileo’nun çalışmaları ile eşit düzlemde ve eşit değerdedir. Ve açıkça daha sonraki araştırmalar için temel niteliğindedir. Batılı bilimadamı bugün de aynı paradigmatik yadsıma tutumunu sürdürmektedir.

Semerkant’ta Uluğ Beyin yaptırdığı Gözlemevi

Uluğ Bey tarafından yaptırılan gözlemevi (çap 48 m, yüks. 30 m), ve içinde bulunan dev sekstantın şeması (altta).

Gözlemevine sekantı yerleştirebilmek için zeminin büyükçe bir bölümünde toprağın çıkarılması gerekmişti

Batı biliminin tarihsel temellerinden kopması bu sözde ‘bilimsel’ kafa yapısının tüm kıpılarında kendini gösterir. Modern Batı ‘bilim’i dediğimiz şey özsel olarak uygulayımbilime bozulmuş anlamayan ama yalnızca sonuçlarla ilgilenen yararcı bir pozitif bilgi kütlesidir. Böyle bir usdışının tarihsel olarak temelsiz olması hiç kuşkusuz o kökenlerin kendileri adına bir onurdur. Bu yalancı bilimin kendini bir sömürü ve savaş, bir tüketim ve yokedicilik düzenine uyarlaması onun ayrıca törel ussallıktan da kopmasını gerektirir.

Klasik İslamik ekini ve modern Batı ekini arasında gerçekten de hiçbir süreklilik yoktur çünkü modern Batı ekini nihilizmi ile, pozitivizmi ile ve materyalizmi ile tüm uygarlık değerlerinde bir ilerlemeyi değil ama o sürekliden bir kopuşu temsil eder. Ve gene de bir süreklilik boyutundan söz edeceksek, süreklilik ancak ussallık boyutundadır. İslamik ussallığın ve idealizmin kalıtçıları olan ve Avrupa’yı az çok uygarlık sürecine bağlı bir evre olarak gösterenler Avrupalı ussalcılar ve idealistlerdir. İslamik felsefe olmaksızın, İslamik matematik ve kozmoloji olmaksızın Avrupa’nın barbarlık ikliminde bu bilimler hiçbir zaman doğamazlardı.


Bugün Batının ‘ilerleme’sinin tarihsel kökenlerle oransız ya da eşölçümsüz görünmesinin gerçek nedeni modernist ‘ilerleme’nin doğasında yatar. Özsel bakımlardan, Batının ilerlemesi insanlık değerlerinden bir uzaklaşmadır. Özsel bakımlardan, Batı felsefesi görgücülüğe, sıradan bilgiye bir gerilemedir. Özsel bakımlardan, Batı bilimi yalancı-bilime, irrasyonalizme, görecilik ve belirlenimsizciliğe bir çürümedir. Özsel bakımlardan Batı ekini tarihsel köklerden kopuştur. Bir paradigma olma ilencini hakeder.

Özel olarak felsefe için işin gerçeği bütünüyle açıkta yatar. Descartes ve Spinoza, Fichte, Schelling ve Hegel gibi idealistler dışında, Batı görgücülük türevlerinin felsefe ile ilgileri olumsuzdur. Batının analitik, nihilist ve pozitivist gelenekleri için Aristoteles’ten Hegel’e felsefeci bir düşman olarak algılanır (Popper), dolayısıyla felsefe yokedilmelidir (Wittgenstein), çünkü Aristoteles 2000 yıl boyunca Batıda bilimin gelişmesini engellemiştir (Russell), ve Sokrates bir moral manyaktır (Nietzsche), ve tüm kuramsal yapıtlar ateşe atılmalıdır (Hume). Bu çocuklar insan bilgeliğine çok ciddi, çok derin bir nefret duygusuyla yaklaşıyorlardı.

Paradigma kuramı her bilimsel paradigmanın kendi özel kavramları olduğunu, bunların başka paradigmatik kavramlarla eşölçümsüz ya da iletişimsiz olduklarını, kavramın hiçbir özselliği ve nesnelliği olmayan plastik bir öznel belirlenim olduğunu ileri sürer. Bilginin duyusal kökenli olduğuna inanan pozitivizmin bir yeniden bildirimi olan bu bakış açısına göre bilimde süreklilik yoktur. Süreksizlik vardır, saltık gerçeklik diye birşey yoktur ama yalnızca göreli sanılar vardır, ve bilgi paradigmatiktir. Batı biliminin kendisi kendi içinde bir paradigmalar çokluğu kapsayan yalnızca daha geniş bir paradigmadır, ve İslamik bilimle ilgisi yoktur.

Öte yandan, Yunan-Arap birikiminin gerçek değeri yalnızca paradigma diye bir saçmalığı edimsel reddedişinde değil ama herşeyden önce bilimi felsefeden ayırma gibi bir saçmalığı reddedişinde yatar. Felsefenin bilimden ayrılması, Batılı kuşkucunun taşkınlıkla kutladığı bu usdışı ‘devrim’ gerçekte görecilik ve belirlenimsizcilik gibi sözde kuramlarda görüldüğü gibi Batı düşüncesini yalnızca kısırlığa yazgılayan en temel paradigmacılıktır.

Bu kopukluk başka bir olguyu, Batıda bilimin niçin militarizmin ve kapitalizmin hizmetindeki bir kuruma bozulduğunu anlamayı da kolaylaştırır. Ve bizi bilimsellik ve törellik arasındaki ilgi üzerine düşünmeye götürür. Batılı pozitiviste, özellikle Newton’a gelinceye dek felsefe ve bilim tarihinde yalancılık diye, dolandırıcılık diye, hırsızlık diye birşey yoktur. Herkes sürecin bütünlüğünü tanır, öncellerine borcunu bir onur edimi olarak minnettarlık duygusuyla öder, geçmişi karalamakla değil ama onu tam değerinde özümsemekle ilgilenir. Platon’dan Ptolemi’ye, Kopernik ve Kepler’e bu böyledir. Hegel bütün bir felsefe ve bilimler tarihininin birikimi karşısında aynı onurlu tutumla davranır. Alman Romantikleri ve Klasikleri sanatta böyle bir bütünlüğü ve sürekliliği insanlığın ideal birliğinin koşulu ve anlatımı olarak doğrularlar, Doğuyu Romantizmin gerçek yurdu olarak görürler. Ama Batılı pozitivist için törellik, dürüstlük birer gözlem olgusu olmayan ve doğrulanmaları olanaksız anlamsız tinselliklerdir.


Tıpkı Helenik ve Helenistik uygarlıkların ortadan kalkıp tarih olmaları gibi İslamik uygarlık, Selçuklu ve Osmanlı uygarlıkları da tarihsel işlevlerini tamamlayıp yittiler. Kalmaları, sürmeleri anlamsız olurdu. Bugün kendilerini ve dünyayı anlamalarını sağlayacak kavramsal olgunluktan yoksun Arap Devletlerinin dünya tarihini özgürlük ereğine doğru ilerleten İslamik uygarlıkla adın dışında hiçbir benzerlikleri ve hiçbir ilgileri yoktur. Bugün yabancı bir tarihe ait olan bu ülkelerin dünyanın pozitivist bilimsel etkinliğindeki payları bile bir UNESCO araştırmasına göre ancak %0,7’dir. İslamik bilgeler yalnızca Helenik ve Helenistik bilgelik kalıtı üzerine yorumlar yapmakla yetinen ve onları Batılı pozitivistlere iletmekle görevlerini tamamlayan insanlar değillerdi. Yalnızca ‘yorumcular’ ya da yalnızca ‘ileticiler’ değillerdi. Bu Hıristiyan Batının inanılması en güç yalanlarından biridir. Ama mantıksaldır çünkü Hıristiyan tinin İslamik uygarlığa kaçınılmaz olarak bütününde hastalıklı bakışının bir parçasıdır. Türk, İran, Arap, İspanyol, çeşitli uluslardan insanların ortaklaşa yaratıları olan İslamik bilgelik tini dönemin toplumsal ve politik olgunluk ve özgürlüğünün dolaysızca yansıtıcısıdır ve bilimlerde bir özelleştirme yapmadığı gibi bilgiyi duygudan, gerçekliği inançtan da ayırmıyordu. Toplumbilimde gelişmeler yapan aynı bilge müzik kuramına da katkıda bulunuyordu. Modern ‘org’un da buluşçusu olan Farabi’nin müzik üzerine çalışmaları tıpkı mantık ve toplumbilim üzerine çalışmaları denli değerli ve etkiliydi. Ömer Hayyam matematik çalışmalarının yanında şiir yazardı — tıpkı ‘dünya yazını’nın sürekliliğini, bütünlük ve birliğini kavrayan Goethe’nin sanat uğruna bilimi bir yana bırakmaması, tam tersine kendini bir sanatçıdan önce bir bilimci olarak görmeyi istemesi gibi.

BİLİMİN SÜREKLİLİĞİ aa
Kepler Kopernik’in çalışması üzerine yazarken şunları belirtir: ‘‘Bu kitap [‘Kopernik Gökbiliminin Özeti / Epitomes Astronomiae Copernicane’ (1620)] Aristoteles’in ‘Gökler Üzerine’ kitabına bir ek olarak hizmet etmek üzere tasarlanmıştır.’’ Ya da Ptolemi’nin yerözeksel kuramı üzerine Maxwell’in kendisi şunları söyler: ‘‘dünyanın çevrindiğini bildiren Kopernik dizgesi, geometrik bir bakış açısından, dünyanın dinginlikte olması ve göksel cisimlerin görünürdeki devimlerinin onların saltık devimleri olması gerektiğini bildiren dizge üzerinde yalınlık dışında hiçbir üstünlük göstermez’’ (Özdek ve Devim, Konu 104). Kopernik ve Ptolemi önsavları bütünüyle aynı gözlemsel gereci kullanırlar, ve her ikisi de dünyanın dönüşünü doğrudan kanıtlayacak bir ‘‘dinamik’’ deneye, Foucault’nun ‘‘sarkacı’’na (‘‘saltık devim’’in saptanması) başvurmazlar. ‘‘Yalınlık’’ dışında, her iki önsav da eşit değerdedir, her iki önsav da sayısız anomali ile yüklüdür, ve teleskop kullanılıncaya dek, ve dinamik deneylere başvurmaksızın, salt ‘‘yalınlık’’ ölçütü pekin yargıya götürmek için yetersizdir. Kopernik’in güneşözeksel önsavına Aristoteles / Ptolemi önsavı üzerinde deney ve gözlem tarafından kazandırılan hiçbir üstünlük yoktur. Bunun dışında, Kopernik’in önsavı kendisinin belirttiği gibi, çok daha önceden antik dönemde ‘‘Pisagorcu Herakleides ve Ekfantos, ve — Cicero’nun belirttiği gibi — Siraküzeli Hiketas’’ tarafından paylaşılıyordu; ‘‘onlar Dünyayı evrenin özeğinde dönüyor olarak aldılar.’’ Platon’un kendisi Timaeus’ta dünyanın ekseni çevresinde dönüşünden söz eder, ve yine Kopernik’i izlersek, ‘‘Gerçekten de, hiç de sıradan bir matematikçi olmayan ve Platon’un yaşamöykücülerinin Platon’un onu görmek uğruna İtalya’ya gittiğini söyledikleri Pisagorcu Filolaus’un Dünyanın bir dairede döndüğünü ve kimi başka devimlerde dolaştığını ve gezegenlerden biri olduğunu savunmuş olduğu düşünülür.’’

Bilimsel ‘‘devrim’’ görünürde deneysel bir doğrulama üzerine dayanmaz. Dahası, ancak ‘‘yeni’’ olduğu ileri sürülerek bir devrim olduğundan söz edilebilir — ki Kopernik’in kendisi yeni olmadığını belirtir. Sorun bir ilerlemenin yer alıp almadığından çok, bir devrimin yer alıp almadığıdır. Ve gerçekten de bir devrim ‘‘yer almıştır,’’ ama ortaçağ Avrupa bilincine karşı, ve Katolik Kilise’nin kuramına karşı. Çünkü bütün bir Hıristiyan Batı uygarlığı ilk çağdan orta çağa ‘‘gelişirken’’ antik kuramları unuttu; gerçekte, tarihi ‘‘çürütürken’’ ve barbarlaşırken, sonunda dünyanın ‘‘düz’’ olduğu yolundaki İncil görüşüne geri döndü. Bu bilinci yoketmek bir devrimdi. Ama bu bilinç bilimsel olmadığı gibi, çoktandır dinsel bir bilinç olmaktan da çıkmış, bütünüyle karanlık bir ‘‘politik’’ bilince dönüşmüştü. Paradigmacı sürü psikolojisi konuya bütünüyle ilgisizdir.

Ve Kopernik’in kendisi Ptolemi için Maxwell ile aynı şeyleri söyler: ‘‘Çünkü eğer hayranlık verici özeninden ve çalışkanlığından ötürü tüm başkalarının önünde duran İskenderiyeli Claud Ptolemy kırk yıldan daha uzun süren gözlemlerin yardımıyla bu sanatı geriye dokunmadığı hiçbirşeyin kalmamış göründüğü denli yüksek bir noktaya getirmiş olsa bile, gene de birçok şeyin onun öğretisinden doğması gereken devimler ile değil ama dahaçok sonradan keşfedilen ve onun bilmediği devimler ile uyum içinde olduklarını görürüz’’ Göksel Kürelerin Dönüşleri Üzerine / De revolutionibus orbium coelsitium, 1543). 

Sözlerin tonu minnettardır ve tümünde de bilim bir değer olarak da görülür, çünkü ussalcılık bilimi değer-siz ya da değere ilgisiz bir olgu olarak göremez. Ve Ptolemi duyunç ve değer ölçünlerini belirtir: 

‘‘... Ve aslında bu aynı bilim dalı tanrısal şeylerde düşünülen aynılık, iyi düzen, iyi oran ve yalın doğrudanlık aracılığıyla kişileri eylemlerin ve karakterin soyluluğu açısından anlamaya başka herhangi bir daldan daha çok hazırlayacak, izleyicilerine o tanrısal güzelliği sevdirecek, ve onlarda ruhun benzer bir durumunu bir bakıma doğallaşmış bir alışkanlığa çevirecektir. Ve böylece kendimiz her zaman oldukları gibi olan şeylerin bilim dalına duyduğumuz sevgiyi sürekli olarak arttırmaya çalışır, ve bunun için böyle bilimlerde kendilerini onlara verenler tarafından daha önce keşfedilmiş olan şeyleri öğrenir ve ayrıca onlardan bize dek geçen zamanın olanaklı kılabileceği türde küçük bir özgün katkıda bulunuruz’’ (Almagest, İS 2’nci Yüzyıl, Kitap 1, 1. Önsöz).
(Bu kutu içindeki pasaj Kuramsal Düşüncede Süreklilik’ten aktarıldı, Aziz Yardımlı, 1996.)


İslamik Tıp Biliminden Örnekler

Al-Razi’nin Hawi başlıklı kitabının bir eşleminin son sayfası. Adı belirsiz olan eşlemci çalışmayı bitirdiği günün tarihini verir: 487 yılı, Dhu al-Qa`dah, 19 (30 Kasım 1094). Hawi Arap tıp elyazmaları arasında bilinen en eski üçüncü yapıttır. 

(U.S. National Library of Medicine (NLM)
www.nlm.nih.gov

Abu Bakr Muhammad ibn Zakariya' al-Razi, 865’te (251 H) İran’ın Rayy kentinde doğdu ve aynı kentte 925 (312 H) yılında öldü. Felsefede olduğu gibi müzik ve simyada da bilgili bir hekim olan Razi Orta Asya saraylarında hizmet etti ve Rayy ve Bağdad hastanelerinde başhekimlik yaptı.

Razi’nin en aranan çalışması TIP ÜZERİNE KAPSAMLI KİTAP (Kitab al-Hawi fi al-tibb) kendi klinik deneyimlerinin yanısıra hastalıklar ve sağaltımları üzerine daha önceki yazarlardan pasajlar da kapsıyordu. Hawi’nin içeriği değişik hastalık başlıkları altında düzenlenmiştir ve farmakolojik konular üzerine ayrı kesimler vardır.
İbni Sullum tarafından 17 yüzyılda yazılan İnsan Bedeninin Sağaltımında Eksiksizliğin Doruğu’nun (Ghayat al-itqan fi tadbir badan al-insan) yaldızlı açılış sayfası. Sallum’un Paracelsus (tıbbın ‘Luther’i olarak bilinir)) tıbbı üzerine bu çalışmasının bir Osmanlı eşlemi Sami Mustafa Efendi tarafından 26 Ekim 1749’da (2 Şaban 1162 H) tamamlanmıştır.

1493’te İsviçre, Einsiedeln’de doğan Paracelsus 1636’da Die grosse Wunderartzney’i (Büyük Cerrahi Kitabı) yazdı. Avrupa üniversitelerinin her şeyi öğretmediklerine inanan Paracelsus 1524’te 10 yıllık Avrupa, Mısır ve İstanbul yolculuklarından sonra doğduğu kente geri döndü. Batıda kimya ve tıp arasındaki ilişkiyi saptayan bilgin olarak tanınır. Halep doğumlu bir doktor olan ve daha sonra IV’’üncü Mehmet’in saray doktorluğunu yapan Sali ibn Nasr ibn Sallum sağaltımında mineral asitleri, tuzlar ve simya işlemleri kullanan Paracelsus’un ‘kimyasal tıb’bından büyük ölçüde yararlanmıştı.

1681’de Paris’te yayımlanan Pharmacopoea Persica ex idiomate Persica in Latinum conversa’nın ön kapağı. İnceleme Rahip Angelus de Sanctu Josepho [Joseph Labrosse] tarafından Muzaffar ibn Muhammad al-Husayni’nin bileşik sağaltımlar üzerine Farsça bir kitabının Latince bir çevirisini ve yorumları içerir.
17’nci yüzyılda Avrupa tıp düşünceleri yavaş yavaş İslamik dünyada kabul görmeye başlarken, Avrupalılar da İslam dünyasındaki tıbbi uygulamalara ilgi duymaya başladılar. 1636’da Toulouse’da doğan Josep Labrosse 1662’de Roma’ya giderek iki yıl Arapça çalıştıktan sonra 1664’te İsfahan’a giderek Farsça öğrendi. İran’da tıbbı Hıristiyanlığı yaymak için bir araç olarak da kullanırken bu arada tıp üzerine birçok Arapça ve Farsça kitab okudu, ‘‘İsfahan’ın alimlerinin evlerini ziyaret etti ve eczacı ve kimyacıların dükkanlarına yüzlerce ziyarette bulundu.’’
Göz Hastalıklarının Sağaltımı Üzerine Düşünmenin Sonucu (Natijat al-fikar fi `ilaj amrad al-basar) Kahire’de Fath al-Din al-Qaysi (ö. 1259/657 H) tarafından yazıldı. Adı bilinmeyen bir eşlemcinin elyazması 16 Kasım 1501’de (5 Jumada I 907 H) tamamlandı.
ETKİLEŞİM. 18’inci yüzyıl ortalarında İstanbul’da veba salgını çıkınca geleneksel İslamik tıbbı bu yabancı hastalıkla savaşmada çaresiz göründü. III’üncü Mustafa bir Hollandalı tıp reformcusu olan Hermann Boerhaave’nin (ö. 1738) iki incelemesinin Türkçe’ye bir çevirisinin yapılmasını istedi. Türkçe çeviriler 1768’de saray doktoru Suphizade Abdül Aziz tarafından Avusturya yorumcusu Thomas von Herbert’in yardımıyla tamamlandı. Suphizade yalnızca Boerhaave’nin düşüncelerini çevirmekle kalmadı, ama onları İslamik tıp ile uyumlu bir yapı içinde düzenledi.
İbni al-Nafis’in Mujiz ya da Özlü Kitap’ı üzerine al-Aqsara’i (ö. 1370 (771H)) tarafından Arapça’da yazılan ve Mujiz İçin Anahtar denilen bir yorum. Burada görme dizgesinin şematik bir çizgesini gösteren eşlem Ekim 1407’de (Jumada I 810 H) tamamlandı ve saklanan en erken eşlemlerden biridir.

YORUMCULAR VE İLETİCİLER? 9’uncu yüzyılda doktor-çevirmen Hunayn ibn Ishaq oftalmoloji üzerine aralarında Göz Üzerine On İnceleme’nin de bulunduğu ve Yunan-Roma incelemeleri üzerinde büyük bir ilerleme gösteren monograflarını yazdı. Oftalmolojik çalışmalar arasında en değerli görülenlerden biri Bağdad’da çalışan Ali ibn Isa al-Kahhal (ö. 1010/400 H) tarafından yazıldı ve 130 göz hastalığını kapsıyordu.

18’inci yüzyıl doktoru Husayn ibn Muhammad Hadi al-`Aqili al-`Alavi tarafından İlaçların Açıklaması Üzerine bir incelemenin (Makhzan al-adwiyah dar-i bayan-i adwiyah) yaldızlı açılış sayfaları. Elyazması 3 Maysı 1732’de (4 Dhu al-Hijjah 1144 H) yazıcı Hasan ibn Abd al-[?] Musavi tarafından tamamlandı.
İbni Sina (ö. 1037/428 H) tarafından Tıp Kanunu (Kitab al-Qanun fi al-tibb) büyük bir olasılıkla 15’inci yüzyıl başlarında İran’da yapılan seyrek tam eşlemlerden birinden 4’üncü kitabın yaldızlı açılış sayfası.
 
Bir ‘Bilimler, Sanatlar ve Meslekler Ansiklopedisi’den Resimler
18. yy Metal İşçileri, ‘Ansiklopedi’den
Metal İşçileri.
Diderot’nun Ansiklopedi’sinden bir Damıtım Fabrikasının Çizgesi
Bir damıtma fabrikasının çizgesi.


Aydınlar feodal bir toplumda burjuvazinin politik sözcüleriydiler. Aydınlanma hedeflerine büyük ölçüde erişti.

 
18. yy burjuvaları vist oyununda
Büyük cam levhaları dikkatle taşıyan iki küme işçi.
Asit fabrikası.
Cam işçileri.
Diderot’un 1751’de yayımlamaya başladığı Ansiklopedi 1780’de 36’ıncı cildin yayımı ile tamamlandı.
Ansiklopedi’nin inançsızlığı öven yazılar içeren yedinci cildinin yayımlanmasından sonra d’Alembert editörlüğü bıraktı ve benzer olarak Ansiklopedi’ye müzik makeleri ve bir de ‘Economie politique’ ile katkıda bulunan Rousseau da yazılarını çekerek girişime karşı düşmanca bir tutum aldı. 

Jesuitler ve daha başka dindar çevreler Encyclopédie’nin yayımını önlemek, hiç olmazsa güçleştirmek için ellerinden geleni yaptılar, zaman zaman başarılı oldular, basımını ve satımını durdurdular. Ansiklopediciler de Sarayda güçlü kişilerin koruması altındaydılar. Yayımların onaylanmaları ya da sansür edilmeleri konusunda karar veren Saray Kütüphanecisi Malesherbes ve yasaları yürütmek ve kitap basım ve dağıtımını izlemekle yükümlü olan Polis şefi Sartine tarafından kollandılar. Ansiklopedi yayımını tamamladı. Jesuitler 1762’de Fransa’dan sürülmüşlerdi.

Ansiklopedi’nin hiçbir ön tasar ve düzenleme izi göstermeyen engin derleminde hemen hemen her konuya ve giderek aynı konu üzerine değişik görüşlere yer verilir. Kendileri uygun gördükleri gibi ve sık sık konu dışına çıkarak rahatça yazan yazarlar tüm mesleklerden ve toplumun tüm sınıfları arasından gelir: askerler, tüzeciler, doktorlar, sanatçılar, dinadamları, bilimciler, felsefeciler, tanrıbilimciler, devletadamları vb.

Karanlık özdekçiliği ile Aydınlanma Dünya Tarihinin olumlu içeriğine ait bir kıpı değildir. Özsel olarak insanın Eğitimi olan İlerleme sorunu ile ilgisi bütünüyle pragmatiktir. Rousseau, Romantikler, Herder, Hegel, aslında tüm felsefeciler, tüm ussal eğitbilimciler bu ruhsuz özdekçiliğin Batı tininin eğitiminde yol açmakta olduğu yıkımı durdurmaya, Hıristiyan dünyayı usun yoluna çekmeye çalıştılar. Başarılı olamadılar çünkü böyle bir kurtuluş Usu, Duyuncu ve Duyarlığı ile yeni, yepyeni bir uygarlığın kuruluşundan daha azı olamazdı. Aydınlanma, tıpkı Reformasyon gibi, modern ekinin tözsel bileşenlerinden biri oldu ve etkilerini modern eğitim kurumlarında pozitivizm biçiminde sürdürür.  Katolik Kilisenin Avrupa için tarihsel anlamı Hıristiyanlığı tüm insan gelişimin ilkesini üretmiş olan Antik Dünyanın pırıl pırıl uygarlığına karşı savunmak, onu ilerlemenin yokedici sürecinden çekip çıkarmak, Kıta’da insanlığın tüm bilimsel, felsefi, sanatsal ve törel kazanımlarından bağışık bir teokrasinin egemenliğini kurmaktı. Bu amaç uğruna her us-dışı, duyunç-dışı, insanlık-dışı araç kullanıldı. Katolik Kilise Güney Avrupa’yı dünya tarihinden soyutlamayı başardı. Bütün bir uygar dünyanın pırıl pırıl aydınlık içinde yaşadığı yüzyılları Avrupa sözcüğün tam anlamıyla zifiri karanlık içinde ‘Orta Çağlar’ olarak yaşadı. 

Her uygarlık biçimi kendisinin tarihin sonu olduğu yanılgısına düşer, ve bu düzeye dek tutucudur. Ama Antikçağın kütüphanelerini yakmakla başlayıp Avrupa’yı en son Arap kitaplarına dek tüm ışık kaynaklarından baştan sona temizleyen Katolik Hıristiyanlığın kendine özgü yanı insan usunu ve duyuncunu, bilgisini ve duygusunu küçültmeye yönelmesinde yatar, ve bu düzeye dek gericidir. Roma İmparatorluğu ile yüzyıllar boyu süren ilişkilerine karşın uygarlaşmaya direnen Germanik kabileler beşinci yüzyıldan sonra kısa bir süreç içinde Hıristiyanlaşarak feodal bir zorbalık, eşitsizlik, bilgisizlik, pislik, boşinanç ve barbarlık dönemine girdiler. 

Aydınlanma gerçekten de bir karanlıktan kurtuluş özlemini anlatır. Eğretileme sanatı seyrek olarak böylesine anlamlı ve geçerli bir kullanım bulur. Ve eğretileme sanatı seyrek olarak böylesine eğreti kalmayı sürdürür. Katolik Kilisenin karanlığı ortaçağ Avrupasının sorunuydu, başkalarının değil. Protestanlar sorunlarını bu sözde inancı reddederek, hiçbir zaman gelişmemiş Germanik duyuncu toplumsal varoluştan bütünüyle soyutlayarak, bireyi duygusuzlaştırarak, topluluk yaşamını bütününde ortadan kaldırarak çözdüler. Tanrılarını öldürdüler. Sevgi ve Gerçeklik ve Güzellik tinini bütününde yokettiler. Dünyadan dev bir fabrika ve pazar yapma işlerine başladılar, her kıtada özgür tecim bayrağını dalgalandırmak için savaştılar. Katolik Kiliseleriyle birlikte ve bir Reformdan geçmeseler de Aydınlanmış olarak yaşamayı seçen Latinler ise İlerlemenin Aydınlanmadan çok daha fazlasını gerektirdiği olgusunun yaşayan kanıtlarıdırlar.

‘Bilimler Sözlüğü’nden (1770) Damıtma girişi.

Diderot’nun editörlüğünü yaptığı ‘Ansiklopedi’den damıtma işlemini gösteren bir çizge

18’inci Yüzyılda bir doğum haberi
Fransa’da yüzyıllar boyunca kimi insanlar özgür doğmadılar. Kimileri ise doğuştan ayrıcalıklı, kalıtsal olarak kayrılan üstün-insanlar olarak soylular sınıfına aittiler. Ortaçağ Fransasında toplum aşağı yukarı bir kast dizgesine göre örgütlenmişti. Soylular ve Dinadamları sınıfından sonra üçüncü sınıf insanlar, Burjuvalar geliyordu. Serfliğin ancak 1779’da resmi olarak kaldırılmasına karşın, Britannica’ya göre 1789’da 140.000 serf vardı.
18’inci Yüzyılda tahtırevana yürüyen bir bayan

Avrupa’da kadınlar erkeklerden aşağı ama çocuk üretmek için zorunlu görülürdü. Modernleşmede Fransa’ya örnek olan İngiltere’de bile 1918 Reform Tasarısı 30 yaşının üzerindeki kadınlar için oy kullanma hakkını mülkiyet iyeliğine ya da bir üniversite derecesi almış olma koşuluna bağlıyordu. Avrupa insanının aydınlanması hiç kuşkusuz birden olamazdı. Modern İsviçre’de kadınlar oy haklarına ancak 1971’de kavuştular.
18’inci Yüzyılda Opera seyircileri
Marie Antoinette 
2 Kasım 1755’te Viyana’da doğan Marie Kutsal Roma İmparatorluğunun İmparator ve İmparatoriçeleri olan Francis I ve Maria Theresa’nın en küçük ve en güzel kızlarıydı. Yazgısının Fransa’nın kraliçesi olmak olduğuna inandırılarak yetiştirildi. 1770’te evlendi ve dört yıl sonra kocası Louis XIV olarak taç giyerken kraliçe oldu. 16 Ekim 1793’te giyotinle idam edildi.

17’nci yüzyıldan bu yana bütün bir tarihini sonu gelmez bir içsavaşlar dizisi olarak yaşayan, barbarlık yoluyla uygarlaşan, terör ve şiddet yoluyla modernleşen Fransa ancak 1871’de bir Cumhuriyet oldu.
18’inci Yüzyıl burjuva ailesi ve çocuk bakıcıları
18. yy burjuvaları vist oyununda
18’inci Yüzyılda bir iskambil oyunu olan Vist oynayan burjuvalar

Bir Akdeniz ülkesi olan Fransa’nın İnsanları soğuk Kuzeyli Protestanların tersine sıcak kanlı Katoliklerdir — ister teist, ister deist, ister ateist olsunlar. Sevgileri gibi nefretleri de yoğundur, barışçıl oldukları gibi ölçüsüz şiddete de yatkındırlar.


Dışsallığa, dünyasal değerlere ve hazlara verdikleri önemde, Fransızlar modernliği gri İngilizler’den çok daha güçlü olarak tanımlar ve temsil ederler. Aydınlanmaya karşın, bir çapulcu öfkesinden daha çoğu olmayan Fransız Devrimi denilen şeye karşın, Katolik bir ekin olarak kalan Fransa ancak Voltaire’i izleyerek, ancak Protestan Kuzeye her zaman öykünerek çağın akışı içinde kalmayı başardı. Fransa kendinde, gerçekte, her zaman
ancien régimeden birşeyler yaşatır. 

Aydınlanmanın Yeri. Bir dünya görüşü olarak Aydınlanma Hindistan’da, ya da Çin’de ya da Japonya’da, Araplar ya da Türkler ya da İranlılar arasında doğmadı. Bu uygarlıklar karanlığı yenemedikleri için değil, ama tam tersine tarihlerinde hiçbir zaman Avrupa’nın yaşadığı türde bir karanlığı tanımadıkları için. Boşinanç bilgisizlik ile, ya da genel olarak mitoloji ile aynı şey değildir. Panteist ya da putperest, giderek büyü dinlerine inanan ilkel insan bile henüz kavramsal gelişiminde yetersiz olduğu için, henüz daha iyisini ve doğrusunu bilmediği için böyledir. Buna karşı Orta Çağların Katolik Kilisesi bir ikiyüzlülük tiniydi, inancın kendisini çiğneyen politik bir kuruma yozlaşmıştı. Boşinanç dinsel saflığın yitirilmesi, inancın kötüye kullanılması, duyuncun kendisinin bozulmasıdır. Hıristiyan Avrupa Doğudan ödünç aldığı inancını hiçbir zaman tam olarak yüreğine yerleştirmeyi başaramadı. Usu gibi yüreği de büyümemişti.

Ekinin Bütünsel Dönüşümü. Aydınlanma doğmakta olan burjuvazinin ya da kentsoyluların, ya da daha tam olarak yurttaşın dünya görüşüydü. Sivil toplumun beyniydi. Bundan böyle soyluluk karşısında soysuz olmayı istemeyen, ve duyuncunu duyunçsuz bir dinadamları sınıfından özgürleştirmeyi isteyen insanın yeni karakter yapısını belirledi. Politik eşitlik ve inanç özgürlüğü yeni düzenin ilkeleriydi. Bundan böyle bütün bir dünya baştan sona bu kavramlara uygun olarak yeniden belirlenecek, tüm ekinsel yapı baştan sona yeni değerlere göre kurulacaktı. Yeni uygarlık biçiminde kalıtsal ve geleneksel ayrıcalıklar kaldırılıp toplumun duyunç ve istencini anlatan yasanın karşısında eşitlik kurulacak, insanlar başka insanların kölesi olmaya son vereceklerdi. Hiçbirşey böyle istemlerden daha ussal, daha uygar olamazdı. Sivil toplum, burjuva toplumu, modern toplum, ya da yurttaş toplumu bundan böyle devleti tanrısal hakla yöneten krallardan kurtarıp yazgısını kendi eline alacaktı. Herşey en sonunda modern özdeksel değerlerin geleneksel tinsel daha iyi olup olmadıklarına dayanıyordu. Kötü bile olsa bir Hıristiyan birliğin bozulup yerine ulusal devletlere dağılmış bir Kıtanın doğuşunun ne anlama geleceğine dayanıyordu.
Modern Karakterin Doğuşu. Söz konusu olan şey Aydınlanmanın modern toplumun kurumsal ve yasal düzeni ile bağdaşması değildi. Aydınlanma yeni düzenin törel yapısının ruhuydu. Aydının değerleri modern karakteri tanımladılar — gelenekten kurtulmuş, düşüncesinde ve inancında yabancı baskıdan özgür insan. Aydınlanma Deisttir, teizm ve ateizm arasında bir orta nokta, ya da ikisinin bir bireşimi gibidir. Doğal din herşeyden önce kutsal yazıların usdışı içeriğini bir yana atar, ona göre Tanrı evreni yaratıp aradan çekilir ve artık nasıl işlediğine karışmaz. Böyle bir Tanrı anlayışı altında törel dünya da aynı özerkliği kazanır. Bir dinadamları sınıfı olanaksız ve gereksiz olur. İnanç bütünüyle bireyin kendi duyuncunu ilgilendiren bir konudur, ve hiçbir dışsal gücün bireyin duyuncu üzerinde söz hakkı yoktur. Ama modern özgürlük insan özünün gerçek belirlenimlerine anlatım vermek yerine, bir belirlenimsizlik olarak tanımlanır, çünkü yurttaşlık değerleri, mülkiyet ve kişi değerleri insanlık değerleri değildirler. Nihilizm, gerçek evrensel değerlerin yokluğu, bu yalnızlık modern karakterin asıl belirlenimidir. Voltaire’in Candide’i sonlandırıken önerdiği gibi, iyimserliği gülünçleştiren bu bencillik dünyasında, bu olanaklı en kötü dünyada herkes gidip kendi bahçesini işlemelidir.
Aydın Ve Ayaktakımı. Aydın tanım gereği bütün toplum değildir. Aydınlar her durumda bir azınlık oluştururlar. Deizm onlar için olanaklı biricik inanç biçimiyken, aydınlık olmayan Halk için Teizm zorunludur. Eğer bir Tanrı olmasaydı, onu yaratmak gerekirdi. Halk eğitilmesi, aydınlanması olanaksız bir ayaktakımıdır. Her zaman öyle kalacaktır. Les lumières bir adlandırma olarak çoktandır ortadan kalkmış olsa da, ayaktakımı da benzer olarak daha kibar adlar altına — örneğin işçi sınıfı ya da proleter, ya da emekçi, memur, çalışan vb. — alınmış olsa da, aydın her zaman genel halk kitlesi karşısındaki yüceliğini korur. Aydınlanma amacına ulaşmıştır: Halkın duyuncu ve inancı artık rahiplerin değil, ama çok dünyasal, çok özdeksel bir bir etmenin, paranın denetimi altındadır.
Tanrı ve Bilim. Aydının Tanrıyı yürekte olduğu gibi uzayda ve zamanda da konu dışı bırakması, onu evrenin dışına sürmesi bilimin Aydına özgü indirgenişi için gerekli usdışı zemini hazırlar: Bilimin kendisi bilimdışı olur çünkü sürülen Tanrı değil ama Ustur. Bundan sonra aydınlara çok yakışan ve yaraşan yararlı bir ‘Bilim ve Teknik’ ekini vardır. Avrupalı ussalcının Tanrısal evreni her zaman bir kozmoz iken, yasal-ussal bir evren iken, Aydının tümevarımcı evreni için böyle bir zorunluk ortadan kalkar. Pozitivistik bir evren bilimin toplumsal yarara hizmet etmesi için bütünüyle elverişlidir. Aydının evreninde gereken şey anlam, bilgi, gerçeklik değil ama yarardır, ve pekinlik olmasa da olasılık, bilgi olmasa da sanı, gerçeklik olmasa da görüngü pekala bu amaç için yeterlidir. Aydın böyle bilim anlayışı ile bir yandan Deizmi ile tutarlı kalır, öte yandan böyle bilim uygulayım için, işleyim devrimi için, anamalcı büyüme için bütünüyle yeterlidir. Felsefeci ona Analitik Geometriyi ve Kalkülüsü vermiş, ussalcı bilim adamı ona Mekanik ve Elektriği vermiştir, ve bu bilimler ve bilgiler ussallıklarında anlaşılmasalar da, giderek ussallıkları yadsınsa da, modern köle evlerini, Fabrikaları işletmek için bütünüyle yeterlidirler.
Toplumsal Uzlaşmanın Ahlaksal Zemini. Deizm ahlaksal görecilik için elbette uygundur, ve kentsoylunun hem anamal hem de emek yanında ahlaksal bir saltıkçılığa hiç mi hiç gereksinimi yoktur. Aslında duyunç bir yandan anamal için sömürü koşullarına bir ayakbağı olurken, öte yandan çalıştırılan insanlığı sürekli olarak bir haksızlığa uğruyor olma duygusu içinde tutacak ve onu mutsuz, uyumsuz, geçimsiz bir isyancı yapacaktır. Dinden geriye birşeyler kalmış olsa da, bu bundan böyle toplumsal ilişkiyi ilgilendiren bir sorun değildir. Aslında, Aydınlanmanın en inançlı savucuları olan ekonomistlerin çok iyi anladıkları gibi, pazarın altın ilkesine hiçbir kurum karışmamalıdır. İnsan içgüdüsü, aslında Freud’un öz-sakınım içgüdüleri, ben-içgüdüleri ya da Açlık İçgüdüsü dediği ilkellik türenin, tüzenin, törelliğin modern cisimselleşmelerinin en iyi biçimleri olduğunu öğretecek, sonunda herşey yoluna girecektir.
Hırsın Kristalleşmesi. Para yeni düzenleyici ilkedir. Bundan böyle modern toplumun törelliğini susturulmuş Katolik Kilise değil, çoktandır bireyin öznel duyuncuna hapsolmuş ve edimsel olarak varolmayan Protestan Kilise de değil, ama özdeksel bir güç, bir altyapı gücü olarak ekonomi tanımlayacaktır. İnsan ilişkileri topluluğun saçma sapan duygusal-dinsel ilişkileri olmaktan kurtarılmış, ussallaştırılmıştır. Başka bir deyişle, bütünüyle ortadan kaldırılmıştır. Bundan böyle insanların değil ama yurttaşların birliği olarak toplum özgürce çıkar çatışmalarının güdümüne girebilir. İçgüdüsel dürtü, hırs, kazanç isteği, bencillik ilkesi dünyayı, ya da daha iyisi küçük bir azınlık pahasına büyük bir çoğunluğun dünyasını mutlu kılmayı başaracaktır. Elimizde bir mutluluk kalkülüsü bile vardır, ve duyguyu bile ölçüp biçecek görgücüler vardır.
Şiddet Yoluyla Modernleşme. Modern varoluş biçimi geleneksel topluluğun bütünsel bir değişimi anlamına gelirken, o geleneklerin özeğinde yatan dinsel duygu olduğu gibi kalamazdı. Bu düzeye dek, Fransa’da modernleşme için savaş insanların yalnızca beyinlerinde değil ama öncelikle yüreklerinde verildi. Katolik Fransa’da Aydınlanmanın başarmayı istediği şeyi Protestan ülkelerde Reformasyon daha şimdiden yapmıştı. İngiltere ve Hollanda gibi ülkelerde çoktandır geleneğin ve tutuculuğun egemenliğine son verilmiş, toplumsal yaşamdan uzaklaştırılan din kendisiyle birlikte modern toplumun biçimlenmesine ayakbağı olan tüm usdışı geleneksel yetkeyi de yanında götürmüştü. Katolik Fransızın ruhunda rahipliğin dünyasal egemenliğinin devrilmesi daha zorlu bir savaşımı gerektirdi. Ve rahiplikle işbirliği içinde olan ve tanrısal bir hakla yöneten Krallık rejimini modern bir devlet yönetimi ile değiştirmek Üçüncü Katmanın, başka bir deyişle, bütün bir Fransız halkının kendi içindeki bölünme dolayısıyla şiddeti kaçınılmaz kıldı. Fransa XVI’ncı Louis’nin eski rejimini devirdi. Ama Katolik tin olduğu gibi kaldı. Yaklaşık yüz yıl kadar süren devrimci iç savaşlar ve çatışmalar geleneğin Üçüncü Katmanın kendi ruhunda nasıl kökleşmiş olduğunu gösterdiler. Modernlik kaygısı gelenekle olan çatışmanın henüz sürmekte olduğunu ele verir. 

Encyclopédie için yazdığı bir makalede Turgot ‘‘Kamu yararı en yüksek yasadır, ve kurucuların niyetleri denilen şey için boşinanca dayalı bir saygı tarafından engellenemez’’ diyordu. Daha sonra İngiliz görgücüleri tarafından ‘‘kamu yararı’’ sözlerinin üzeri karalandı ve yerine ‘‘olanaklı en büyük çoğunluğun yararı’’ sözleri geçirildi. Bu çoğunluk hiçbir zaman ulusun dışında aranmadı.

Aydınlanmış Avrupa’nın küresel hegemonyası yalnızca makinelerin ve bombaların yetkesi üzerine kurulamazdı: bunun ruhsal koşulu olarak genel bir duyunç ve bilinç yıkımı da gerekliydi. Sömürgeciliğe yalnızca ‘egemen’ sınıflar değil ama tepeden tırnağa kapitalizme ve militarizme uyarlanmış bütün nüfus alanları katıldı. Avrupalı iş adamları gibi devlet adamları da, entellektüeller gibi akademikler de süreçte üzerlerine düşen her töresizliği ve her türesizliği yerine getirdiler, ve yağmadan özdeksel ve tinsel paylarını aldılar. Türesizliğin sözde egemen bir sınıfa değil ama bütün bir topluma ait olduğu olgusunun gizlenmesi yalnızca us-dışı, türe-dışı modern toplumsal yapının korunmasına hizmet etti.

Aydınlanmanın evrensel insanlık değerlerine anlatım verdiği savı aydın olmayanlar için yaratılmış bir mittir. Aydınlanma nasıl içerde herhangi bir demokratik süreçten yana değildiyse, dışarda da türe ve insan hakları diye bir engel tanımadığını gösterdi.
Modernizmin parolası uygulayımbilimsel, askeri ve ekonomik üstünlüktü — herhangi birşey pahasına değil ama saltık olarak insanlar ve insanlık pahasına. Üstünlük başkalarına karşı, bütün bir dünyaya karşı Batının üstünlüğüydü. Modern geleneksel olan karşısında moderndi, güçlüydü, ve yokediciydi. Bu üstünlük zemininde, mini mini şirketler dev gibi ülkeleri teslim aldılar, dünyanın kaynakları yağmalandı, milyonları köleleştirildi, toplumsal yapıları yerle bir edildi. Protestan Avrupalının girdiği her yerden insan hakları sürüldü. Protestan Yararcının girdiği her yerden geleneksel değerler ve kurumlar basıp gittiler. Protestan Anamalcının girdiği her yerde uygarlık gerilemeye ve barbarlık ilerlemeye başladı. Modern Toplum Tasarı evrensel değerlerin ilerlemesi gibi birşeyle hiçbir biçimde tasalanmadığını, yalnızca Anglo-Saxon tinin bir hastalığı olduğunu yeterinden öte tanıtladı. Bugün bu toplum bütün bir dünyayı taş-devrine geri döndürmeye yeterli yokedici gücüyle barbarlığın temsilcisidir. (Bkz. Bölüm 4).

1. Tarih
2. Us Çağı
3. Aydınlanma ve Romantizm
4. Uygarlık (Hazırlanıyor)

ANASAYFA