![]() |
![]() |
|
|
|
|
| Was ist Aufklärung? | 1783 sonlarına doğru bir Berlin dergisinde yayımlanan bir makale geçerken Aydınlanma nedir? diye sordu. İzleyen on yıl boyunca Aydınlanmanın doğası tartışıldı. Soruyu yanıtlayanlar arasında Immanuel Kant adında bir kuşkucu düşünür de bulunuyordu: | ||
![]() |
"Aydınlanma
insanın kendine dayattığı toyluktan çıkışıdır. Toyluk kendi
anlağını başkasının yönlendirmesi olmaksızın kullanmaya yeteneksizliktir.
Bu toyluk eğer nedeni anlama eksikliğinde değil ama onu başkasının yönlendirmesi
olmaksızın kullanmak için kararsızlık ve yüreksizlikte yatıyorsa öz-dayatımlıdır.
Sapere audo! Kendi öz anlağını kullanma yürekliliğini göster! Bu öyleyse
Aydınlanmanın belgisidir.
|
"Aufklärung
ist der Ausgang des Menschen aus seiner selbst verschuldeten Unmündigkeit.
Unmündigkeit ist das Unvermögen, sich seines Verstandes ohne Leitung eines
anderen zu bedienen. Selbstverschuldet ist diese Unmüdigkeit, wenn die
Ursache derselben nicht am Mangel des Verstandes, sondern der Entschließung
und des Muthes liegt, sich seiner ohne Leitung eines andern zu bedienen.
Sapere audo! Habe Muth, dich deines eigenen Verstandes zu bedienen! ist
also der Wahlspruch der Aufklärung.
|
|
|
Immanuel
Kant yazısında |
Ama insan
onu aptallaştıran tembellik ve korkaklığı yenip özgürce kendi usunu
kullanmaya başladığı zaman, Kant ona aslında o usun oldukça kuşkulu
olduğunu anımsattı. Ona pek güvenmese iyi ederdi. Aslında kendi Usundan
çok Kantın Usuna güvenmeliydi, herşeye karşın kendi
anlağını başkasının yönlendirmesi olmaksızın kullanmamalıydı. Bir
Us Eleştirmeni olarak Kant güvenilebilirdi çünkü Kant her nasılsa usun
üzerindeydi, ve onun da üzerinde yine bir başka yetke (Friederich
der Grosse) vardı. Usun nasıl zayıf olduğunu hiç kimse Kanttan daha iyi
bilemezdi, ve çünkü kendi usu öyleydi ve bütün bir felsefesi onun böyle
olduğunu tanıtlamaya ayarlanmıştı. Bu kabul edilebilir birşeydir. Ama
kuşkuculuğu kabul edildiğinde, onun başka her us için model olduğundan
nasıl emin olabilirdi? |
||
| Aydınlanmanın İlerlemesi İnsan Haklarının İlerlemesi Değil Ama Gerilemesidir | ||
Voltaire için Louis XIV dönemi dünyanın şimdiye dek gördüğü en aydınlık çağ oldu. |
İnanç ve Bilgi arasındaki ayrılığa Din ve Aydınlanma arasındaki ayrılık karşılık düşer. Aydınlanma için bilgi ilerleme demektir (yararcılık), ve ilerlemenin önünde duran engeller Din ve onunla işbirliği yaptığı düzeye dek Devlettir. Aydınlanma toplum ve devlet yapılarının ussal olarak yeniden düzenlenmesini istediği için ilkin bir güç sorunu ile karşı karşıyadır. Bu gücü eğitimsiz halkta değil ama daha şimdiden papazlığın gücünü kırmış olan Aydın Despotlarda bulur: Aydın ve Despot bir madalyonun iki yüzünü oluştururlar. Rus Çarı Petrodan giyotinle yokedilen Fransa Kralı XVIncı Louisye dek sayısız Aydın-Despot değişen başarı dereceleri ile ülkelerini modernleştirmeyi hedeflediler. Aydınlanma demokratik değildir. Yararcılık en yüksek ilkedir, ve amaca engel olduğu ölçüde insan hakları kavramının kendisi Aydınlanma için yalnızca bir önlem konusudur. |
|
| Aydınlanma kuşkucu mantığı gereği İnsanlığın Gerçek Eğitimi için derin bir kaygı taşıyordu: Onu önlemek için. | ||
| Aydın Despot: Pozitif Yasalar ve Doğal Yasa | ||||||
![]() Rusyanın İmparatoriçesi olmadan önce bir Alman Prensesi olan Catherine II (1762-1769) Us Çağının en parlak tekerklerinden biri olarak kabul edilir. Rusyayı bir Avrupa Devleti yapmak için çalışırken sınırlarına yeni bir 300.000 km kare daha kattı. |
![]() |
![]() 1767de Catherine Rusya için yeni bir yasa dizgesi taslağı hazırlamak üzere bir meclis topladı ve üyelere uygulamaları gereken ilkeler üzerine ayrıntılı yönergeler verdi. Uygulamaya koyulmasalar da yasalar için Catherine aşağıdaki önerilerde bulundu: ¯ |
||||
|
||||||
|
|||||||||||||
| Aydın kimdir? | |
Diderotnun
kendisi Encyclopédie için başlıca felsefi,
dinsel, ahlaksal, sanatsal, tecimsel olmak üzere hemen hemen tüm konularda
990 makale yazdı. |
Aydın
bir ampul, bir fener, bir mum gibidir. Pırıl pırıldır. Bilgili olandır,
çevresine bilginin ışığını saçan, tinsel gecenin karanlığını özdeksel
gündüzün aydınlığına çevirendir. Aydın bilgisini gökten indirilen kitaplardan
kazanmaz. Gökte kitap filan basılmadığını bilir. Aydın bilgisini usun
doğal ışığından da türetmez. Boş bir kağıt gibi olan insan anlığında
başlangıçta okunacak hiçbir a priori yoktur. Aydın bilgisini duyu örgenleri
yoluyla türetir koklayarak ve tadarak, elleyerek ve işiterek ve görerek
öğrenir. Törel dünyasını belirleyen kategorileri ise duyusal eğilimlerinden,
dürtü ve içgüdülerinden türetir.
Bu görgücülük tam olarak Aydınlanmanın karşı çıktığı Katolik Kilisenin skolastik felsefesinin de kullandığı aynı görgücülüktür. Her ikisi de bir ve aynı görgücülüğü bir ve aynı usu çürütmek için kullanırlar. Ve Aydınlanma sözde inancı reddetse de, edimde öznel inançta sonlanır. Kuşkucu uslamlama bilgi ve gerçeklikte değil ama öznel inanç ve olasılıkta demir atar. Aydın gerçekte bilgisiz olandır. Tıpkı karşı çıktığı boşinanç denli gerçeklik yoksuludur. |
Newton Metallerin toprakta büyüdüklerine vb. inanan bir Simyacıydı. Bundan başka, yerçekimi kuvvetinin Tanrı aracılığıyla işlediğine, Uzayın Tanrının duyu örgeni olduğuna da inanıyordu. Ve geliştirdiğine inandığı Doğal Felsefe dediği şey mekanik olmak bir yana, tam tersine bir ateizm olarak gördüğü Kartezyen Mekaniğin çürütülmesini hedefliyordu. Newton Descartesa düşmanlığını Leibnize saldırılıarı ile bir kan davasına çevirdi. Kalkülüsü geliştirip bütün bir Avrupaya öğreten Leibnizi bu bilimin keşfini kendisinden çalmış olmakla suçladı ve Royal Societynin bu suçlamaya aslında bu suça ortak olmasını sağladı. Buna karşı işin gerçeği kendisinin yerçekimi kuramını değil geliştirmek onu anlayacak bir sağduyudan bile yoksun bir irrasyonalist olmasıydı. Ussal Doğanın usdışı bir kafa yapısının özençlerine yanıt vermesi pek olanaklı değildi: Evrensel Yerçekimi kuramını yirmi yıl önce bir Elma Ağacının altında keşfettiği mitolojisini yayan Newton yirmi yıl sonra yazdığı mektuplarda bile dünyanın ayı çekmesinden söz ediyor, ama ayın dünyayı çekmesinden söz etmiyordu. Büyük Fizikçi ve Matematikçi olarak Newton imgesinin yaratılmasında hiç kimse Voltaire kadar etkili olmadı. |
|
|
Us Çağının bilimi usdışı çağların bilimi ile bir olamazdı. Bu bilim modern bir bilim, yeni bir bilim olmalıydı. Ve gerçekten de öyle oldu. Batı bilgesinin dehası Batı Uygarlığını bir de Bilimsel Devrim ile taçlandırdı, Tarihsel Süreklilik mitinin geçersizliği bir de bilimsel boyutta tanıtlandı. Bilimin bir değil ama çok, saltık değil ama göreli olduğu, kuramsal bir birlik değil ama bir paradigmalar çokluğu olduğu en sonunda anlaşıldı, Aristotelesten Ptolemiye, Hippokratesten İbni Sinaya bilgisizlerin çağlar boyunca karanlıkta tuttukları insanlık ilk kez Hume ve Kant ve Locke ve Voltaire gibi düşünürler tarafından aydınlığa çıkarıldı. Batı pozitivizminin bu sabuklaması insanlığın geleceğini Batı Uygarlığı denilen hastalığın yazgısı ile bağlamanın nasıl saçma, nasıl anlamsız, nasıl usdışı olacağını gösterir. Ama törel usdışına endişe eşlik eder, tehlikelidir, nihilizme, delilik dediğimiz şeye götürür. Kendisi deli olan bir Batılı düşünüre, Batı modernizmini ya da postmodernizmini çok iyi temsil eden Foucault adında bir yazara göre, Delilik yalnızca bir bilgi olmakla kalmaz, ama usun kendisinin usdışı üzerinde hiçbir üstünlüğü yoktur. Hastalığın odağından gelen bu gözlem bütününde Batı uygarlığı için doğrudur çünkü postmodernizm modernizmin kendisinin olgunlaşmasıdır.
Batı uygarlığını İslamik uygarlığa olan tarihsel borçlarından bağışlamak için de gerekli olan bilimsel devrim tasarımı bilimin kendisine de klasik ve modern karşıtlığı gibi birşey getirmiştir tıpkı güzel sanatlar alanında da olduğu gibi. Bu kutuplaşmada, Klasik olan ussal olandır. Modern olan usdışı olandır. Klasik olan sağduyuya uygun olandır, örneğin uzayın üç boyutlu olması, koşut çizgilerin kesişmemeleri gibi. Modern olan sağduyuya aykırı olandır, örneğin sonsuz sayıda uzayın devinmesi, her bir uzay noktasının kendi için ayrı bir zaman kıpısının olması, evrenin uzayda sınırlı bir küre olması, zamanın kendisinin bir başlangıcının olması gibi. Fizikte yaşanan saçmalık matematikte yaşanan saçmalıklarla koşut giderken, aynı usdışı, aynı bilimdışı eğilim Batılı Bilgeyi dilbilimden ruhbilime, toplumbilimden yaşambilime insan araştırmasının her alanında aşağı yukarı tarih-öncesi kafa yapısına geri götürür. Bozulma törel görecilik tarafından tamamlanır.
Klasik olan evrensel insanlığa aittir.
|
|||
| Us Çağının Bilimi |
|
17
ve 18 yüzyıllarda yer alan gelişmeler Avrupa
için kuşkusuz birer yenilikti. Ama bunun bütün
bir tarih için, bütün bir uygarlık için de böyle olduğunu düşünmek, giderek
böyle gelişmeler karşısında göz kamaştırıcı bir aydınlığın coşkusunu yaşamak
kuşkusuz uzun bir süre karanlıkta kalmış olmayı gerektirir. Eski Yunanlıların
ve Arapların bilim ve felsefedeki sağduyuları ile karşılaştırıldığında,
birkaç ussalcı dışında Avrupalı bilimciler çocuklar gibi usdışı eğilimlerine
yenik düştüler ve sonunda uygulayımbilimi bilimin kendisine yeğlediler.
SYSTÈME
DE LA NATURE (1770) başlıklı bir çalışmanın yazarı olan ve bir süre için
Montesquieu, dAlembert, Rousseau gibi adları da çevresinde toplayan dHolbach
Aydınlanma bilimciliğinin başarılı bir temsilcisiydi. Özdeksel
tözler ya birbirleri ile birleşme yönünde bir eğilim taşırlar, ya da böyle
birleşmeye yeteneksizdirler. Fiziksel bilimciler çekme ve itme, sempati
ve antipati, eğinim ve ilişki kuvvelerini bunun üzerine dayandırırlar;
ve ahlakçılar nefret ve sevgiyi, düşmanlık ve dostuğu aynı şey üzerine
dayarlar. (Bir Alman
olan Baron dHolbachın bu çalışması ilk kez 1770te İngilterede Mirabaund
takma adı altında yayımlandı.)
|
Aydınlanmanın
daha da tehlikeli olan bir başka önemli incelemesi Robinet
tarafından yazılan DE LA NATURE (1763) şöyle başlar: Bir
Tanrı vardır, e.d. Doğa dediğimiz Bütünün fenomenlerinin bir nedeni vardır.
Tanrı kimdir? Bilmiyoruz, ve öyle oluşmuşuzdur ki şeylerin hangi düzeni
içersine yerleştirdiğimizi hiçbir zaman bilemeyiz. Tanrıyı eksiksiz olarak
bilemeyiz, çünkü onu bilmenin araçlarından her zaman yoksun kalacağız.
Bizler de tapınaklarımızın kapıları üzerine Areopagitin diktiği altar
üzerinde okunan sözleri yazabiliriz: Bilinmeyen Tanrıya.
Robinet hiçbir tanıtlama olmaksızın ama salt öyle uygun gördüğü için bilgisizliğe yazgıladığı insanın nasıl bir bilim geliştirebileceğini kendi çalışmasında gösterir. |
|
Robinet
Doğa Kuramı üzerine çalışmasını bitkiler, hayvanlar, metaller, öğeler,
hava, ateş, su vb. üzerine yazarak şöyle geliştirir:
Polip
örneği örgütlü özdeğin en küçük birimlerinin hayvansal doğası (animalité)
konusunda inandırıcıdır; çünkü polip her biri birincisi denli gerçek bir
polip olan poliplerden birleşik bir kümedir. Aynı bakış açısından, dirimli
varlığın yalnızca dirimli varlıktan, hayvanların minik hayvanlardan, özel
olarak her hayvanın aynı türün minik hayvanlarından, bir köpeğin köpek-tohumlardan,
insanın insan-tohumlardan oluştuğu tanıtlanmıştır.
Böyle
kuramlar Aydınlanmanın deney ve gözleme ne denli önem verdiğini, nasıl
güçlü bir araştırmacılık tinine dayandığını, nasıl derin bir kuramcılık
geliştirdiğini göstermek için yeterli olmalıdır. Kendine Gerçekliği, doğanın
Bilgisini yasaklayan bir us, ne denli Aydınlık olursa olsun, ancak gerçekten
de gerçeklikten uzak safsatalar üretebilirdi. |
Dünya
Tarihinde en önemli düşünsel devrimlerden biri olarak görülen, insanlığın
boşinançtan kurtulmasına hizmet eden Aydınlanma filozoflarının bilim
anlayışları üç aşağı beş yukarı böyleydi. Avrupada Despotları titreten,
tahtları sarsan, insanlık tarihinde yepyeni bir çığır başlatan içerik
tam olarak bu türden tehlikeli ıvır zıvırdan oluşuyordu. Daha sonra
Einstein gibi, Heisenberg vb. gibi bilimciler tarafından sürdürülen bu
aynı bilimsel tine saldıran postmodern nihiliste karşı çıkmanın yolu
hiç kuşkusuz bu pozitif bilimciliği bir kez daha onun önüne sürmek olmamalıdır.
|
Robinet
her varlığın, her şeyin, giderek özdeksel şeylerin bile küçük hayvancıklardan
oluştuğu kuramını tanıtlamaya girişir: Hayvan
spermi spermatik hayvancıklarla kaynaşır. Daha
sonra mineraller konusunda şunları söyler: Kendilerinde
böyle bir iç yapı ile karşılaştığımız tüm şeyleri örgensel cisimler olarak
görmek zorunda değil miyiz? Bu yapı baştan sona bir tohumu, tohum-granüllerini,
germleri varsayar ki, tüm şeyler bunların gelişmeleridirler. Hava,
ilke olarak, yalnızca havanın tohumudur; kendini su ve ateş ile değişen
derecelerde doldurduğu ya da doyurduğu için, dereceli olarak değişik büyüme
evrelerinden geçecektir; ilkin embrio, sonra eksiksiz hava olacaktır.
(Alıntılar Hegelin Felsefe Tarihinden, Cilt 3, Modern Felsefe.) |
| Aydınlanma Görgücülüğü Pozitivizmin Kökeni Bilimde Sürekliliğin Reddi Hıristiyan Usdışı | ||||
Batı Bilimi hiç kuşkusuz kendine özgü kavramları ile kapalı bir bilimdir. Göreli yön sözcüğünün kullanımından anlayabileceğimiz gibi, herşeyden önce Doğu Bilimi ile karşıtlık içindedir ve onu yadsır. Ama Doğu Bilimi denilen şey Helenik ve İslamik uygarlıkların yaratıları olan Bilim Olarak Bilimden başka birşey değildir. Buna göre, eğer coğrafya ölçütünü bir yana bırakıp yerine gerçek ekinsel ölçütü geçirirsek ve Batı yerine Hıristiyan dersek, o zaman tüm bilimsel pozun altında yatan dürtüyü ve niyeti daha anlaşılır kılan bir adlandırma elde etmiş oluruz. O zaman Thomas Kuhn'un paradigma ile anlatmak istediği şeyin işlerin durumunu betimlemek niçin nasıl gerekli ve nasıl uygun olduğunu daha iyi anlarız. Bilimsel Devrim denilen kurgu Batıda bilimi İslamik kökenlerinden koparmak için zorunluydu. Öte yandan, Batı bilimi ya da modern bilim denilen şey duyusal kökenlere bağlılığı anlattığı sürece ki gerçekte tam olarak bunu anlatır bu irrasyonalist bilimin asıl bilimsel sürekliliğin dışında ve böylece ussal sürekliliğin de dışında olduğu savına hiçbir biçimde karşı çıkmamalıyız. Gerçekten de Batı bilimi ile ya da Yeni / Modern bilim ile anlatılmak istenen şey tam olarak usdışı görecilikten ve belirlenimsizcilikten başka birşey değildir. Ve böyle olarak boşinançtan en küçük bir biçimde daha anlamlı değildir. Yalnızca daha zararlı ve daha tehlikelidir. |
||||
| İskenderiye Kütüphanesinden Giordano Brunoya | ||
|
Hıristiyan dünya tüm matematiği ve gökbilimi, tıbbı ve felsefeyi, aslında bütün bilimleri İslamik Uygarlıktan öğrendi. Yoketmeye çalıştığı tüm ussal içeriği sonunda yine yoketmeye çalıştığı uygarlığın kendisinden almak zorunda kaldı. Bu olgu gereğinden öte utandırıcıdır. Gerçekte, Hıristiyan dünya için saltık utançtır. Ve hem törel hem de düşünsel bir yaralanma olarak bastırılmalı, ortak bilinçaltına sürülmelidir. Ama tüm bilinçaltı gibi o da dinamiktir, ve bir kişilik öğesi olarak kendini sürekli olarak dışavurur. Ve tüm bilinçaltı gibi o da bir nefret birikimidir, kendini ancak bir saldırganlık olarak dışavurur. |
||
| Hıristiyanlığın Yanlışlamasından Pozitivizmin Yanlışlamasına | ||
|
Katolik
tin ile karşıtlık içinde, Protestan tin hiç kuşkusuz bilimsel düşünceyi
özgür bıraktı, ama ancak modern topluma yararlı olması gerektiği
düzeye dek. Bunun dışında, Protestan bilinçte de tıpkı Katolik bilinçte
olduğu gibi özgür ussal düşünce için hiçbir yer yoktur. Bu düzeye dek,
her ikisi de eşit ölçüde skolastiktir. Ama Katolik Kilisenin kurumsal
denetimi ile karşıtlık içinde, Protestanlık kurumsal baskı uygulayamaz,
e.d. fizikçiyi kazıkta yakamaz. Onu ancak akademik olarak yakabilir. Protestanlık da Katoliklik ile aynı görgücülüğe izin verir: İkisi için de bilginin kaynağı duyulardır, ve böyle olunca saltık bilgi ya da gerçeklik erişilmesi olanaksız bir ideal olarak kalır, göreli bilgi ve yaklaşık gerçeklik ile yetinilir, ve her türlü barbarlık ve kabalık akademik bilginin içeriğine kabul edilir. Bilginin duyusal kökenleri konusunda bütün bir Hıristiyanlık Pozitivizm ile tam anlaşma içindedir. Belirli mantıksal eğilimlere sözcülük eden düşünce emekçileri olarak Popper ve Luther, aralarındaki yüzyıllara karşın, hiçbir biçimde önemsiz olmayan özsel bir noktada anlaşırlar: Pozitivizm ve Protestanlık us düşmanlığında hiç de raslantısal olmayan bir uyum içindedirler. Modern toplumun usdışı bütünü için bu iki bakış açısı da tıpkı nükleer bombalar ve bankalar denli zorunludur. |
||
| Dürüstlük ve Ussallık | ||
|
Batı entellektüalizmi (şu ya da bu bireysel fizikçi, görgücü, matematikçi vb. değil ama ekinsel olarak belirli bir mantık düzleminde düşünmeye koşullandırılmış tüm Batı entellektüelleri) dürüstlük yoksunluğunu başka hiçbir alanda matematikte olduğu denli açıkça ve saçıkça sergilemez. Matematiğin
modern biçimi daha açık ve doğru bir deyişle bugün bildiğimiz biçimi
bütünüyle İslamik bilimciler tarafından geliştirilen yöntemler
üzerine kuruludur. Simgesel öğeleri ile tamamlanmış bir Cebir
olmaksızın, bir Trigonometri
olmaksızın ne Analitik Geometri ne de Kalkülüs olanaklıdır. Ve bu temeller
İslamik bilimciler tarafından sağlandı. Bu en kafasız Avrupalı matematikçi
tarafından bile bilinir. Ve en dürüst Batılı matematiçi tarafından bile
gözardı edilir. Modern yüzyıllarda Batıya özgü sayısız türesizliğin
yanısıra matematiğin kendisinde de sergilenen bu tuhaf tutum, eğer Batı
uygarlığına özgü evrensel irrasyonalizm gözardı edilirse, anlaşılmaz
olur. Tek bir birey bile kendi evrenselinden bağımsız değildir. Batılının
törelliğin bengi idealar üzerine, ilksiz sonsuz değerler üzerine,
a priori insan hakları üzerine dayandığını yadsıması, onu duyusal haz
ve acı ilkeleri üzerine, kaba içgüdü üzerine dayandırması tutarsız
değildir: Batı sözcüğü, ahlaksal alanda
kullanıldığında, sözcüğün en doğrudan anlamında ahlaksızlığı imler.
|
||
|
İslamik
uygarlık bu dünyada Nefretin değil ama Sevginin egemen olabileceği inancı
üzerine gelişti. |
||
Hıristiyanlık açıkça Klasik uygarlığa karşı direnen bir barbarlık tini iken, uygarlığın tüm birikimini bir değerler kütlesi olarak gören İslamik tin böylelikle kendini TARİHSEL SÜREKLİLİĞE bağladı. Ama böyle olmakla aynı zamanda TARİH olmasını da güvence altına aldı. Ve yitti. Geriye kalan tablo yiten her büyük uygarlık durumunda olduğu gibi yalnızca hüzün vericidir. Antik uygarlık İslamik uygarlığa yol vermek zorundaydı çünkü insan gizilliğinin bütününe anlatım vermiyordu. Eksikti, henüz Evrensel Sevgi kavramını tanımıyordu (kölelik, düşmanlık, savaşlar). Öte yandan Tanrının Ölümü tasarımı üzerine kurulu olduğu düzeye dek Hıristiyanlık zorunlu olarak bir NEFRET, SALDIRGANLIK ve YOKEDİCİLİK tiniydi, ve bu düzeye dek işin gerçeği İslamın Hıristiyanlığı tamamlamasından daha çoğudur. Protestanlık inancın yabanıl Katolik biçimi ortadan kaldırmak için başarısız bir geç girişimdir. |
![]() |
|
| Tarihsel Süreksizlik: Klasik Tinden Sefillik Tinine | ||
![]() |
![]() |
![]() |
| Avrupa
5inci yüzyılda Roma İmparatorluğunun yıkılışından sonra Germenliğin ve
Hıristiyanlığın bileşik etkisi altında Tarihten çekildi. Bireşim barbarlaştırıcıydı.
Kıtada
Klasik Uygarlık buhar olup yitti. (Örneğin
Geometri yalnızca yapıların ve kentlerin temel güzellik ve ussallık öğesi
olarak değil, ama, biraz aşağıda görüleceği gibi, kavramsal düşüncenin kendi
düzleminde de çürüyüp yitti tam olarak yirminci yüzyılda bir kez
daha aynı ortaçağ görgücülüğüne geri dönen görecilik kuramcılığı tarafından
çürütülecek olması gibi. Bilimlerdeki bozulmaya törellikte bozulma eşlik
etti, ve bir Sevgi Tini olması gereken dinsel duygu, ruhu varoluşun
anlamına yükseltmesi gereken Okyanus Duygusu Katolik Kilisenin denetimi
altında insanın kendisinden nefrete, bir varoluş düşmanlığına dönüştü. Sadizm
Hıristiyanlığın ayrılmaz bir parçası oldu.) İnsanlığı özgürlüğün kıyısına dek ulaştırmış, ona bilimlerini ve felsefesini vermiş bir güzellik varoluşu olan Klasik tin Hıristiyanlık tarafından bütünüyle reddedilip yokedilirken, aynı Hıristiyanlık Klasik tinin uygarlaştırıcı etkisine yüzyıllarca direnen barbar Germenler tarafından hiçbir güçlük çıkarmadan kabul edildi. Roma uygarlığını yokeden ve barbarlıklarında direten Germanik kabileler Hıristiyanlığın etkisi altında feodalleşmeye başladılar. 8inci yüzyılda Kutsal Roma İmparatorluğu adlı sözde bir krallık kurdular. Ve gene de Karanlık Çağlarında yaşamayı sürdürdüler, hiçbir zaman gerçekten uygar olamadılar. Yüzyıllar boyunca birbirlerini ve başkalarını boğazlamaya son vermediler. Bugün kitle yoketme silahlarıyla bütün bir insanlığa gözdağı olmayı sürdüren şey tam olarak aynı nefret, korku ve yokedicilik tinidir. Hıristiyanlıkla birlikte tam bir us tutulmasına giren ve en son uygarlık izlerini de silen Kıta bir kez daha ancak yedi yüzyıl sonra, ancak 12nci yüzyılda dünyanın yalnızca karanlıklardan oluşmadığı, bütün bir Akdeniz dünyasında pırıl pırıl aydınlık bir yaşamın sürmekte olduğu olgusunu algılamaya başlayacaktı. Ve o zaman da tarihsel eylemleri şunlar olacaktı: Haçlı Seferleri, Engizisyon, Din Savaşları, Kölecilik ... ve daha ilerdeki yüzyıllarda bekleyen daha başka yabanıllıklar. |
||
| 1990larda Hıristiyan Kiliselerden Pişmanlık Bildirimi Örnekleri | |
|
The
Southern Baptist Conference kölelik
ve ırk ayrımı için verdiği destekten duyduğu pişmanlığı belirtti. Geçmişteki
eylemlerinden ve bugüne kalan ırkçılık artıklarından ötürü Afro-Amerikalıların
bağışkanlığını istedi. |
|
|
SORU:
Bu tür eylemler Hıristiyan inanca dışsal mıdır? |
|
| Bilimsel Süreklilik: Helenik è Helenistik è İslamik | |
|
İslam
Bilimsel düşünceye tam özgürlük tanıdı. Hıristiyanlık Bilimsel düşünceyi
ezdi. |
|
Bilimde
Süreksizlik Uygarlıkta Süreksizlik Tarihte Süreksizlik
|
||
|
|
İS
üçüncü yüzyıl: Tertullian
(160?-240?) Felsefecileri (=İdealistleri) Hıristiyanlığın düşmanları ve
ilençleri olarak görüyordu. Justin Martyr (ö. 163-167?) ve İskenderiyeli
Klement (ö. 250?) Klasik Bilim ve Felsefe değerlerinin
bilgisiz, görgüsüz, düşüncesiz, barbar papazların sözde tanrıbilimlerinin
hizmetçisi olması gerektiğini düşünen ilk Skolastikler
oldular. |
![]() |
| Klasik ve Sonrası | |||
|
Yunan Mitolojisi bilimsel ve felsefi
düşüncenin özgürlüğünü kısıtlayacak yetkeci bir inanç biçimi değildi.
Tam tersine,
mitolojik
imgelem bilimsel düşüncenin zorunlu öncülü oldu.
Zeusun da bir bireysellik olarak katıldığı dünyada insanın
büyümesi için, özgürce düşünmesi için, kendine saygı duyması ve değer
vermesi için hiçbir sınır, hiçbir engel yoktu. Dahası, görevleri Bilimleri
ve Sanatları desteklemek olan Tanrıçalar da vardı. Düşünceye tanıdığı
sınırsız özgürlük ile, baskısızlığı ve korkusuzluğu ile, Antik dünya nefreti
bilmezdi, yaşam soylu, anlamlı ve değerliydi. Henüz tılsımı elinden
alınmamış o varoluşta, Tanrılar insanlarla dosttular:
Mitoloji
hiç kuşkusuz tinsel gerçekliğin büyümesinde yalnızca bir evredir. Bütün
bir dünyayı romantikleştirmesine, güzelleştirmesine, masallaştırmasına
karşın, mitolojik imgelem törel dünyayı tam açınımı içinde kavrayacak
tinsel derinlikten yoksundu.
Türe, sevgi, insan hakları henüz evrensel değerler olarak varoluşa
indirilmiş değillerdi. |
|||
| Nefret: Yokedicilik: Bilgisizlik: Barbarlık | |
![]() |
Dördüncü yüzyılda Roma İmparatorluğunda sıkı sıkıya kurumsallaşan Hıristiyanlık daha sonraki yüzyıllarda Avrupada yaygın olarak kabul edildi. Yunanlıların ussal bilimleri ve felsefeleri Kilise öğretilerinin yargısı altına düştüler. Us usdışı inanca boyun eğdi. En parlak beyinler ve en duyarlı ruhlar kendilerini sınırlı, yasaklı, tabulu bir düşünce evrenine uyarladılar. Böyle çarpıtılmış us bilim ve felsefeye karşı yalnızca ilgisiz olmakla kalmaz, ama onlardan korkar, onlara açıkça düşman olur. İlkin Gizem dinlerinde boşinançla bütünleşen ve daha sonra kurumsallaşarak politik bir erk olan Hıristiyanlık antik bilim ve felsefede doğallıkla kendi için yalnızca bir gözdağı gördü. Augustinein tutumu dönemin tutumunu temsil edicidir. 386da geometri, aritmetik, gökbilim ve müzik gibi dört bilimi kapsayan özgür sanatların önemini vurgularken, ölümünden birkaç yıl önce bu tutumundan pişmanlık duyduğunu ve kuramsal bilimlerin ve mekanik sanatların bir Hıristiyana hiçbir biçimde yararlı olamayacağını bildirdi. Öğretmeni Milanolu Ambrose göklerin küresel olduğuna inansa da, böyle sorunları önemli görmüyor ve Yeryüzünün doğasını ve konumunu tartışmanın bize gelecek yaşam umudunda hiçbir yardımı yoktur diyordu. |
|
Bu yaklaşım zamanla
Yunan bilimine bütünüyle ilgisizleşti ve yabancılaştı. Aynı sıralarda,
İS 389da, İskenderiye kütüphanesi Hıristiyanlar tarafından yokedildi.
Hıristiyanlığın gelişmesi ve güçlenmesi ile orantılı olarak Tarihin yönü
tersine çevrildi. Yunanlıların evrenbilimlerinin yerine bronz-çağı kuramına,
dünyanın yassı olduğunu ileri süren görüşe geri dönüldü, Yunan evren dizgesinin
ateistik olduğu bildirildi. Atinada kurucularının tini ile hiçbir ilgileri
kalmamış olmasına karşın işlevlerini sürdüren Akademi ve Lise
İS 529da Justinian tarafından kapatılıp tarihten bütünüyle silindi. |
|
![]() |
Rubaiyatın yazarı olan İranlı Ömer Hayyam (1044? - 1123?) Nishapurda çok iyi bir felsefe ve bilim eğitimi aldıktan sonra Semerkanta giderek orada Cebir üzerine bir inceleme yazdı. Selçuk Sultanı Melikşah tarafından takvimin reformu için zorunlu olan gökbilimsel gözlemleri yapması için kendisine bir çağrıda bulunuldu. Geliştirdiği takvim Gregoryan takvimden daha doğruydu. Ömer ayrıca İsfahanda başka gözlemcilerle birlikte bir gözlemevi kurmakla görevlendirildi. Cebir çalışması ikinci dereceden denklemlerin geometrik ve cebirsel çözümlerini, aralarında kübik eşitlikler de olmak üzere eşitliklerin bir sınıflandırmasını, tümünü çözmek için dizgesel bir girişimi, çoğunun bölümsel geometrik çözümlerini kapsar. Ömer ayrıca 13 değişik kübik eşitlik biçimi türetti. Üssün olumlu tamsayı olması durumunda binomial gelişimi belirledi ve Öklidesin belitleri ve konutları üzerine irdelemeler yaptı. Özgül ağırlık için yöntemler geliştirdi. |
|
Dünya
bilgeliği en sonunda Avrupalı Hıristiyan tarafından alındığı zaman ancak
tarihsel süreklilikten koparılarak ve Hıristiyan önyargıyı alındırmayacak
bir biçime indirgenerek alındı. Bu skolastizmdir, ve usun üzerinde bir
yetkenin olduğunu, usun özgürlüğünü denize atması gerektiğini ileri sürer.
Bu yetke tanrısal filan değil ama her durumda barbar rahip kafasının yetkesidir.
Avrupada
felsefe gibi bilim de sürekli olarak boşinanç tarafından terörize edildi.
Hıristiyanlık
başından bu yana ve her bölüngüsünde usu birincil düşmanı olarak gördü.
Çünkü ussallık usdışının sonudur. Ussal bir Hıristiyanlık kendi ile çelişkiden,
kendini ortadan kaldırmadan başka bir anlama gelmez. Ve rahipler hiçbir
zaman düzenlerinden vazgeçmeye
istekli değildirler. Hıristiyanlık tamamlanmış din değildir: Eksiktir.
Bilinemezciliği, gerçekliğin insanı aştığını, Tanrının bir düşünce nesnesi
olamayacağını öğretir. Baştan sona pozitiftir ve bir dinadamları sınıfının
özencinde dünyasallaşır. Topluluk duyuncu dinadamının bireysel özencinin
denetimi altındadır. Avrupada felsefenin kuşkuculuğa indirgenmesi
Hıristiyan dinsel tutumla bütünüyle uyum içindedir çünkü yalnızca Katolik
Kilise değil ama Lutherin kendisi de Usun ayaklar altına alınmasını buyurur.
Doğal us salt doğallığı ile bu boşinanca karşı çıkar. Dinin pozitifi
her zaman usun negatifidir. Ama us bu doğal hakkının bilincini bile Avrupada
çok geç bir tarihte ve açıkça Doğu bilgeliği tarafından yüreklendirilerek
kazandı. Ve bir Aydınlanma pozuyla ortaya çıktığında, inancın us ile uyumu
yerine bütün bir inançla birlikte bütün bir usu da ortadan kaldırmaktan
daha iyisini yapamadı. Us skolastik kalıp altında boşinanca hizmet etmeye
indirgenir, düşünce özgürce devinemez, ve inanç ve bilgi, yürek ve us
arasındaki uyum ortadan kaldırılır. Us görgücü kalıpta da boşinanca hizmet
etmeye indirgenir, düşünce özgürce devinemez. İnanç ve Usun birliği
karşısında ölçüldüklerinde, Aydınlanma Boşinançtan bir atom bile daha
iyi değildir, Boşinanç ve Aydınlanma özsel olarak bir ve aynıdırlar. |
|
|
9uncu
yüzyılda Bağdadda, 10uncu
yüzyılda Kordobada, 10-12inci
yüzyıllarda Kahirede, 11inci yüzyılda
Toledoda, 13üncü yüzyılda Kastilde
ve 15inci yüzyıda Uluğ Beyin Semerkantta gözlemevinde yürüttüğü gökbilim
çalışmaları kendi zamanlarında Yunanlıların yapabildiklerinden çok ileri
düzeydeydi. Bu çalışmaların ürünleri Latinceye çevrilerek Avrupa kütüphanelerine
ulaştırıldı. Özellikle Uluğ Beyin yaptığı çalışmalar Ptoleminin, Tycho
Brahenin, Galileonun çalışmaları ile eşit düzlemde ve eşit değerdedir.
Ve açıkça daha sonraki araştırmalar için temel niteliğindedir. Batılı
bilimadamı bugün de aynı paradigmatik yadsıma tutumunu sürdürmektedir. |
Batı
biliminin tarihsel temellerinden kopması bu sözde bilimsel kafa yapısının
tüm kıpılarında kendini gösterir. Modern Batı bilimi dediğimiz şey özsel
olarak uygulayımbilime bozulmuş anlamayan ama yalnızca sonuçlarla
ilgilenen yararcı bir pozitif bilgi kütlesidir. Böyle bir usdışının tarihsel
olarak temelsiz olması hiç kuşkusuz o kökenlerin kendileri adına bir onurdur.
Bu
yalancı bilimin kendini bir sömürü ve savaş, bir tüketim ve yokedicilik
düzenine uyarlaması onun ayrıca törel ussallıktan da kopmasını gerektirir. Özel olarak felsefe için işin gerçeği bütünüyle açıkta yatar. Descartes ve Spinoza, Fichte, Schelling ve Hegel gibi idealistler dışında, Batı görgücülük türevlerinin felsefe ile ilgileri olumsuzdur. Batının analitik, nihilist ve pozitivist gelenekleri için Aristotelesten Hegele felsefeci bir düşman olarak algılanır (Popper), dolayısıyla felsefe yokedilmelidir (Wittgenstein), çünkü Aristoteles 2000 yıl boyunca Batıda bilimin gelişmesini engellemiştir (Russell), ve Sokrates bir moral manyaktır (Nietzsche), ve tüm kuramsal yapıtlar ateşe atılmalıdır (Hume). Bu çocuklar insan bilgeliğine çok ciddi, çok derin bir nefret duygusuyla yaklaşıyorlardı. Paradigma kuramı her bilimsel paradigmanın kendi özel kavramları olduğunu, bunların başka paradigmatik kavramlarla eşölçümsüz ya da iletişimsiz olduklarını, kavramın hiçbir özselliği ve nesnelliği olmayan plastik bir öznel belirlenim olduğunu ileri sürer. Bilginin duyusal kökenli olduğuna inanan pozitivizmin bir yeniden bildirimi olan bu bakış açısına göre bilimde süreklilik yoktur. Süreksizlik vardır, saltık gerçeklik diye birşey yoktur ama yalnızca göreli sanılar vardır, ve bilgi paradigmatiktir. Batı biliminin kendisi kendi içinde bir paradigmalar çokluğu kapsayan yalnızca daha geniş bir paradigmadır, ve İslamik bilimle ilgisi yoktur. Öte yandan, Yunan-Arap birikiminin gerçek değeri yalnızca paradigma diye bir saçmalığı edimsel reddedişinde değil ama herşeyden önce bilimi felsefeden ayırma gibi bir saçmalığı reddedişinde yatar. Felsefenin bilimden ayrılması, Batılı kuşkucunun taşkınlıkla kutladığı bu usdışı devrim gerçekte görecilik ve belirlenimsizcilik gibi sözde kuramlarda görüldüğü gibi Batı düşüncesini yalnızca kısırlığa yazgılayan en temel paradigmacılıktır. Bu kopukluk başka bir olguyu, Batıda bilimin niçin militarizmin ve kapitalizmin hizmetindeki bir kuruma bozulduğunu anlamayı da kolaylaştırır. Ve bizi bilimsellik ve törellik arasındaki ilgi üzerine düşünmeye götürür. Batılı pozitiviste, özellikle Newtona gelinceye dek felsefe ve bilim tarihinde yalancılık diye, dolandırıcılık diye, hırsızlık diye birşey yoktur. Herkes sürecin bütünlüğünü tanır, öncellerine borcunu bir onur edimi olarak minnettarlık duygusuyla öder, geçmişi karalamakla değil ama onu tam değerinde özümsemekle ilgilenir. Platondan Ptolemiye, Kopernik ve Keplere bu böyledir. Hegel bütün bir felsefe ve bilimler tarihininin birikimi karşısında aynı onurlu tutumla davranır. Alman Romantikleri ve Klasikleri sanatta böyle bir bütünlüğü ve sürekliliği insanlığın ideal birliğinin koşulu ve anlatımı olarak doğrularlar, Doğuyu Romantizmin gerçek yurdu olarak görürler. Ama Batılı pozitivist için törellik, dürüstlük birer gözlem olgusu olmayan ve doğrulanmaları olanaksız anlamsız tinselliklerdir. |
| Tıpkı Helenik ve Helenistik uygarlıkların ortadan kalkıp tarih olmaları gibi İslamik uygarlık, Selçuklu ve Osmanlı uygarlıkları da tarihsel işlevlerini tamamlayıp yittiler. Kalmaları, sürmeleri anlamsız olurdu. Bugün kendilerini ve dünyayı anlamalarını sağlayacak kavramsal olgunluktan yoksun Arap Devletlerinin dünya tarihini özgürlük ereğine doğru ilerleten İslamik uygarlıkla adın dışında hiçbir benzerlikleri ve hiçbir ilgileri yoktur. Bugün yabancı bir tarihe ait olan bu ülkelerin dünyanın pozitivist bilimsel etkinliğindeki payları bile bir UNESCO araştırmasına göre ancak %0,7dir. | İslamik bilgeler yalnızca Helenik ve Helenistik bilgelik kalıtı üzerine yorumlar yapmakla yetinen ve onları Batılı pozitivistlere iletmekle görevlerini tamamlayan insanlar değillerdi. Yalnızca yorumcular ya da yalnızca ileticiler değillerdi. Bu Hıristiyan Batının inanılması en güç yalanlarından biridir. Ama mantıksaldır çünkü Hıristiyan tinin İslamik uygarlığa kaçınılmaz olarak bütününde hastalıklı bakışının bir parçasıdır. Türk, İran, Arap, İspanyol, çeşitli uluslardan insanların ortaklaşa yaratıları olan İslamik bilgelik tini dönemin toplumsal ve politik olgunluk ve özgürlüğünün dolaysızca yansıtıcısıdır ve bilimlerde bir özelleştirme yapmadığı gibi bilgiyi duygudan, gerçekliği inançtan da ayırmıyordu. Toplumbilimde gelişmeler yapan aynı bilge müzik kuramına da katkıda bulunuyordu. Modern orgun da buluşçusu olan Farabinin müzik üzerine çalışmaları tıpkı mantık ve toplumbilim üzerine çalışmaları denli değerli ve etkiliydi. Ömer Hayyam matematik çalışmalarının yanında şiir yazardı tıpkı dünya yazınının sürekliliğini, bütünlük ve birliğini kavrayan Goethenin sanat uğruna bilimi bir yana bırakmaması, tam tersine kendini bir sanatçıdan önce bir bilimci olarak görmeyi istemesi gibi. |
| BİLİMİN SÜREKLİLİĞİ | aa |
|
|
Kepler
Kopernikin çalışması üzerine yazarken şunları belirtir:
Bu kitap [Kopernik Gökbiliminin Özeti / Epitomes Astronomiae
Copernicane (1620)] Aristotelesin Gökler Üzerine kitabına
bir ek olarak hizmet etmek üzere tasarlanmıştır.
Ya da Ptoleminin yerözeksel kuramı üzerine Maxwellin kendisi şunları söyler:
dünyanın çevrindiğini bildiren Kopernik dizgesi,
geometrik bir bakış açısından, dünyanın dinginlikte olması ve göksel cisimlerin
görünürdeki devimlerinin onların saltık devimleri olması gerektiğini bildiren
dizge üzerinde yalınlık dışında hiçbir üstünlük göstermez
(Özdek ve Devim, Konu 104). Kopernik ve Ptolemi önsavları bütünüyle
aynı gözlemsel gereci kullanırlar, ve her ikisi de dünyanın dönüşünü
doğrudan kanıtlayacak bir dinamik deneye, Foucaultnun sarkacına
(saltık devimin saptanması) başvurmazlar. Yalınlık dışında, her
iki önsav da eşit değerdedir, her iki önsav da sayısız anomali ile
yüklüdür, ve teleskop kullanılıncaya dek, ve dinamik deneylere başvurmaksızın,
salt yalınlık ölçütü pekin yargıya götürmek için yetersizdir. Kopernikin
güneşözeksel önsavına Aristoteles / Ptolemi önsavı üzerinde deney
ve gözlem tarafından kazandırılan hiçbir üstünlük yoktur.
Bunun dışında, Kopernikin önsavı kendisinin belirttiği gibi, çok daha önceden
antik dönemde Pisagorcu Herakleides ve Ekfantos,
ve Ciceronun belirttiği gibi Siraküzeli Hiketas tarafından
paylaşılıyordu; onlar Dünyayı evrenin özeğinde
dönüyor olarak aldılar. Platonun kendisi
Timaeusta dünyanın ekseni çevresinde dönüşünden söz eder,
ve yine Koperniki izlersek, Gerçekten de,
hiç de sıradan bir matematikçi olmayan ve Platonun yaşamöykücülerinin Platonun
onu görmek uğruna İtalyaya gittiğini söyledikleri Pisagorcu Filolausun
Dünyanın bir dairede döndüğünü ve kimi başka devimlerde dolaştığını ve gezegenlerden
biri olduğunu savunmuş olduğu düşünülür.
Bilimsel devrim görünürde deneysel bir doğrulama üzerine dayanmaz. Dahası, ancak yeni olduğu ileri sürülerek bir devrim olduğundan söz edilebilir ki Kopernikin kendisi yeni olmadığını belirtir. Sorun bir ilerlemenin yer alıp almadığından çok, bir devrimin yer alıp almadığıdır. Ve gerçekten de bir devrim yer almıştır, ama ortaçağ Avrupa bilincine karşı, ve Katolik Kilisenin kuramına karşı. Çünkü bütün bir Hıristiyan Batı uygarlığı ilk çağdan orta çağa gelişirken antik kuramları unuttu; gerçekte, tarihi çürütürken ve barbarlaşırken, sonunda dünyanın düz olduğu yolundaki İncil görüşüne geri döndü. Bu bilinci yoketmek bir devrimdi. Ama bu bilinç bilimsel olmadığı gibi, çoktandır dinsel bir bilinç olmaktan da çıkmış, bütünüyle karanlık bir politik bilince dönüşmüştü. Paradigmacı sürü psikolojisi konuya bütünüyle ilgisizdir. Ve Kopernikin kendisi Ptolemi için Maxwell ile aynı şeyleri söyler: Çünkü eğer hayranlık verici özeninden ve çalışkanlığından ötürü tüm başkalarının önünde duran İskenderiyeli Claud Ptolemy kırk yıldan daha uzun süren gözlemlerin yardımıyla bu sanatı geriye dokunmadığı hiçbirşeyin kalmamış göründüğü denli yüksek bir noktaya getirmiş olsa bile, gene de birçok şeyin onun öğretisinden doğması gereken devimler ile değil ama dahaçok sonradan keşfedilen ve onun bilmediği devimler ile uyum içinde olduklarını görürüz Göksel Kürelerin Dönüşleri Üzerine / De revolutionibus orbium coelsitium, 1543). Sözlerin tonu minnettardır ve tümünde de bilim bir değer olarak da görülür, çünkü ussalcılık bilimi değer-siz ya da değere ilgisiz bir olgu olarak göremez. Ve Ptolemi duyunç ve değer ölçünlerini belirtir: ...
Ve aslında bu aynı bilim dalı tanrısal şeylerde düşünülen aynılık, iyi
düzen, iyi oran ve yalın doğrudanlık aracılığıyla kişileri eylemlerin
ve karakterin soyluluğu açısından anlamaya başka herhangi bir daldan daha
çok hazırlayacak, izleyicilerine o tanrısal güzelliği sevdirecek, ve onlarda
ruhun benzer bir durumunu bir bakıma doğallaşmış bir alışkanlığa çevirecektir.
Ve
böylece kendimiz her zaman oldukları gibi olan şeylerin bilim dalına duyduğumuz
sevgiyi sürekli olarak arttırmaya çalışır, ve bunun için böyle bilimlerde
kendilerini onlara verenler tarafından daha önce keşfedilmiş olan şeyleri
öğrenir ve ayrıca onlardan bize dek geçen zamanın olanaklı kılabileceği
türde küçük bir özgün katkıda bulunuruz (Almagest,
İS 2nci Yüzyıl, Kitap 1, 1. Önsöz). |
| İslamik Tıp Biliminden Örnekler |
![]() |
Al-Razinin Hawi başlıklı kitabının bir eşleminin son sayfası. Adı belirsiz olan eşlemci çalışmayı bitirdiği günün tarihini verir: 487 yılı, Dhu al-Qa`dah, 19 (30 Kasım 1094). Hawi Arap tıp elyazmaları arasında bilinen en eski üçüncü yapıttır. (U.S. National Library of Medicine
(NLM) |
Abu
Bakr Muhammad ibn Zakariya' al-Razi, 865te (251 H) İranın Rayy kentinde
doğdu ve aynı kentte 925 (312 H) yılında öldü. Felsefede olduğu gibi müzik
ve simyada da bilgili bir hekim olan Razi Orta Asya saraylarında hizmet
etti ve Rayy ve Bağdad hastanelerinde başhekimlik yaptı.
Razinin en aranan çalışması TIP ÜZERİNE KAPSAMLI KİTAP (Kitab al-Hawi fi al-tibb) kendi klinik deneyimlerinin yanısıra hastalıklar ve sağaltımları üzerine daha önceki yazarlardan pasajlar da kapsıyordu. Hawinin içeriği değişik hastalık başlıkları altında düzenlenmiştir ve farmakolojik konular üzerine ayrı kesimler vardır. |
![]() |
İbni Sullum tarafından 17 yüzyılda yazılan İnsan Bedeninin Sağaltımında Eksiksizliğin Doruğunun (Ghayat al-itqan fi tadbir badan al-insan) yaldızlı açılış sayfası. Sallumun Paracelsus (tıbbın Lutheri olarak bilinir)) tıbbı üzerine bu çalışmasının bir Osmanlı eşlemi Sami Mustafa Efendi tarafından 26 Ekim 1749da (2 Şaban 1162 H) tamamlanmıştır. |
1493te İsviçre, Einsiedelnde doğan Paracelsus 1636da Die grosse Wunderartzneyi (Büyük Cerrahi Kitabı) yazdı. Avrupa üniversitelerinin her şeyi öğretmediklerine inanan Paracelsus 1524te 10 yıllık Avrupa, Mısır ve İstanbul yolculuklarından sonra doğduğu kente geri döndü. Batıda kimya ve tıp arasındaki ilişkiyi saptayan bilgin olarak tanınır. Halep doğumlu bir doktor olan ve daha sonra IVüncü Mehmetin saray doktorluğunu yapan Sali ibn Nasr ibn Sallum sağaltımında mineral asitleri, tuzlar ve simya işlemleri kullanan Paracelsusun kimyasal tıbbından büyük ölçüde yararlanmıştı. |
![]() |
1681de Pariste yayımlanan Pharmacopoea Persica ex idiomate Persica in Latinum conversanın ön kapağı. İnceleme Rahip Angelus de Sanctu Josepho [Joseph Labrosse] tarafından Muzaffar ibn Muhammad al-Husayninin bileşik sağaltımlar üzerine Farsça bir kitabının Latince bir çevirisini ve yorumları içerir. |
17nci
yüzyılda Avrupa tıp düşünceleri yavaş yavaş İslamik dünyada kabul görmeye
başlarken, Avrupalılar da İslam dünyasındaki tıbbi uygulamalara ilgi duymaya
başladılar. 1636da Toulouseda doğan Josep Labrosse 1662de Romaya giderek
iki yıl Arapça çalıştıktan sonra 1664te İsfahana giderek Farsça öğrendi.
İranda tıbbı Hıristiyanlığı yaymak için bir araç olarak da kullanırken
bu arada tıp üzerine birçok Arapça ve Farsça kitab okudu, İsfahanın
alimlerinin evlerini ziyaret etti ve eczacı ve kimyacıların dükkanlarına
yüzlerce ziyarette bulundu.
|
![]() |
Göz Hastalıklarının Sağaltımı Üzerine Düşünmenin Sonucu (Natijat al-fikar fi `ilaj amrad al-basar) Kahirede Fath al-Din al-Qaysi (ö. 1259/657 H) tarafından yazıldı. Adı bilinmeyen bir eşlemcinin elyazması 16 Kasım 1501de (5 Jumada I 907 H) tamamlandı. |
ETKİLEŞİM.
18inci yüzyıl ortalarında İstanbulda veba
salgını çıkınca geleneksel İslamik tıbbı bu yabancı hastalıkla savaşmada
çaresiz göründü. IIIüncü Mustafa bir Hollandalı tıp reformcusu olan Hermann
Boerhaavenin (ö. 1738) iki incelemesinin Türkçeye bir çevirisinin yapılmasını
istedi. Türkçe çeviriler 1768de saray doktoru Suphizade Abdül Aziz tarafından
Avusturya yorumcusu Thomas von Herbertin yardımıyla tamamlandı. Suphizade
yalnızca Boerhaavenin düşüncelerini çevirmekle kalmadı, ama onları İslamik
tıp ile uyumlu bir yapı içinde düzenledi.
|
![]() |
İbni al-Nafisin Mujiz ya da Özlü Kitapı üzerine al-Aqsarai (ö. 1370 (771H)) tarafından Arapçada yazılan ve Mujiz İçin Anahtar denilen bir yorum. Burada görme dizgesinin şematik bir çizgesini gösteren eşlem Ekim 1407de (Jumada I 810 H) tamamlandı ve saklanan en erken eşlemlerden biridir. |
YORUMCULAR VE İLETİCİLER? 9uncu yüzyılda doktor-çevirmen Hunayn ibn Ishaq oftalmoloji üzerine aralarında Göz Üzerine On İncelemenin de bulunduğu ve Yunan-Roma incelemeleri üzerinde büyük bir ilerleme gösteren monograflarını yazdı. Oftalmolojik çalışmalar arasında en değerli görülenlerden biri Bağdadda çalışan Ali ibn Isa al-Kahhal (ö. 1010/400 H) tarafından yazıldı ve 130 göz hastalığını kapsıyordu. |
![]() |
18inci yüzyıl doktoru Husayn ibn Muhammad Hadi al-`Aqili al-`Alavi tarafından İlaçların Açıklaması Üzerine bir incelemenin (Makhzan al-adwiyah dar-i bayan-i adwiyah) yaldızlı açılış sayfaları. Elyazması 3 Maysı 1732de (4 Dhu al-Hijjah 1144 H) yazıcı Hasan ibn Abd al-[?] Musavi tarafından tamamlandı. | ![]() |
![]() |
İbni Sina (ö. 1037/428 H) tarafından Tıp Kanunu (Kitab al-Qanun fi al-tibb) büyük bir olasılıkla 15inci yüzyıl başlarında İranda yapılan seyrek tam eşlemlerden birinden 4üncü kitabın yaldızlı açılış sayfası. |
| Bir Bilimler, Sanatlar ve Meslekler Ansiklopedisiden Resimler |
|
|
|
||||||
|
|
|||||||
| Diderotun
1751de yayımlamaya başladığı Ansiklopedi
1780de 36ıncı cildin yayımı ile tamamlandı. Ansiklopedinin inançsızlığı öven yazılar içeren yedinci cildinin yayımlanmasından sonra dAlembert editörlüğü bıraktı ve benzer olarak Ansiklopediye müzik makeleri ve bir de Economie politique ile katkıda bulunan Rousseau da yazılarını çekerek girişime karşı düşmanca bir tutum aldı. Jesuitler ve daha başka dindar çevreler Encyclopédienin yayımını önlemek, hiç olmazsa güçleştirmek için ellerinden geleni yaptılar, zaman zaman başarılı oldular, basımını ve satımını durdurdular. Ansiklopediciler de Sarayda güçlü kişilerin koruması altındaydılar. Yayımların onaylanmaları ya da sansür edilmeleri konusunda karar veren Saray Kütüphanecisi Malesherbes ve yasaları yürütmek ve kitap basım ve dağıtımını izlemekle yükümlü olan Polis şefi Sartine tarafından kollandılar. Ansiklopedi yayımını tamamladı. Jesuitler 1762de Fransadan sürülmüşlerdi. Ansiklopedinin hiçbir ön tasar ve düzenleme izi göstermeyen engin derleminde hemen hemen her konuya ve giderek aynı konu üzerine değişik görüşlere yer verilir. Kendileri uygun gördükleri gibi ve sık sık konu dışına çıkarak rahatça yazan yazarlar tüm mesleklerden ve toplumun tüm sınıfları arasından gelir: askerler, tüzeciler, doktorlar, sanatçılar, dinadamları, bilimciler, felsefeciler, tanrıbilimciler, devletadamları vb. |
||||||||
| Karanlık özdekçiliği ile Aydınlanma Dünya Tarihinin olumlu içeriğine ait bir kıpı değildir. Özsel olarak insanın Eğitimi olan İlerleme sorunu ile ilgisi bütünüyle pragmatiktir. Rousseau, Romantikler, Herder, Hegel, aslında tüm felsefeciler, tüm ussal eğitbilimciler bu ruhsuz özdekçiliğin Batı tininin eğitiminde yol açmakta olduğu yıkımı durdurmaya, Hıristiyan dünyayı usun yoluna çekmeye çalıştılar. Başarılı olamadılar çünkü böyle bir kurtuluş Usu, Duyuncu ve Duyarlığı ile yeni, yepyeni bir uygarlığın kuruluşundan daha azı olamazdı. Aydınlanma, tıpkı Reformasyon gibi, modern ekinin tözsel bileşenlerinden biri oldu ve etkilerini modern eğitim kurumlarında pozitivizm biçiminde sürdürür. | Katolik
Kilisenin Avrupa için tarihsel anlamı Hıristiyanlığı tüm insan gelişimin
ilkesini üretmiş olan Antik Dünyanın pırıl pırıl uygarlığına karşı savunmak,
onu ilerlemenin yokedici sürecinden çekip çıkarmak, Kıtada insanlığın tüm
bilimsel, felsefi, sanatsal ve törel kazanımlarından bağışık bir teokrasinin
egemenliğini kurmaktı. Bu amaç uğruna her us-dışı, duyunç-dışı, insanlık-dışı
araç kullanıldı. Katolik Kilise Güney Avrupayı dünya tarihinden soyutlamayı
başardı. Bütün bir uygar dünyanın pırıl pırıl aydınlık içinde yaşadığı yüzyılları
Avrupa sözcüğün tam anlamıyla zifiri karanlık içinde Orta Çağlar olarak
yaşadı.
Her uygarlık biçimi kendisinin tarihin sonu olduğu yanılgısına düşer, ve bu düzeye dek tutucudur. Ama Antikçağın kütüphanelerini yakmakla başlayıp Avrupayı en son Arap kitaplarına dek tüm ışık kaynaklarından baştan sona temizleyen Katolik Hıristiyanlığın kendine özgü yanı insan usunu ve duyuncunu, bilgisini ve duygusunu küçültmeye yönelmesinde yatar, ve bu düzeye dek gericidir. Roma İmparatorluğu ile yüzyıllar boyu süren ilişkilerine karşın uygarlaşmaya direnen Germanik kabileler beşinci yüzyıldan sonra kısa bir süreç içinde Hıristiyanlaşarak feodal bir zorbalık, eşitsizlik, bilgisizlik, pislik, boşinanç ve barbarlık dönemine girdiler. Aydınlanma gerçekten de bir karanlıktan kurtuluş özlemini anlatır. Eğretileme sanatı seyrek olarak böylesine anlamlı ve geçerli bir kullanım bulur. Ve eğretileme sanatı seyrek olarak böylesine eğreti kalmayı sürdürür. Katolik Kilisenin karanlığı ortaçağ Avrupasının sorunuydu, başkalarının değil. Protestanlar sorunlarını bu sözde inancı reddederek, hiçbir zaman gelişmemiş Germanik duyuncu toplumsal varoluştan bütünüyle soyutlayarak, bireyi duygusuzlaştırarak, topluluk yaşamını bütününde ortadan kaldırarak çözdüler. Tanrılarını öldürdüler. Sevgi ve Gerçeklik ve Güzellik tinini bütününde yokettiler. Dünyadan dev bir fabrika ve pazar yapma işlerine başladılar, her kıtada özgür tecim bayrağını dalgalandırmak için savaştılar. Katolik Kiliseleriyle birlikte ve bir Reformdan geçmeseler de Aydınlanmış olarak yaşamayı seçen Latinler ise İlerlemenin Aydınlanmadan çok daha fazlasını gerektirdiği olgusunun yaşayan kanıtlarıdırlar. |
|
|
||
|
|
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
1.
Tarih |
![]() |